Makaleler

Aygün'ün Kız Kardeşinin Mektubu!


Sevgili Eylem,

 

Çocuktuk, 5-6 yaşında ya var ya yoktuk. Köyümüzün altında tarlalar arasında, küçük bir yabani armut vadisi vardı. Kız kardeşim Altun’la oraya armut toplamaya gitmiştik. Sözüm ona ben ağaca çıkacağım o toplayacak, çıkamadım ama rüzgar küçük sarı armutları aşağı dökmüştü. Fanilamızın peşine doldurduk o armutları, evin yolunu tuttuk. Kıymıyoruz yemeye! Eh başarımızı evde göstereceğiz ya!...

Evimizin yanında dut ağaçları vardı, böyle bir patikanın kenarına tek sıra halinde dizilmişlerdi, (şimdi kurumuşlardır kimsesizlikten) oraya geldik.

Kız kardeşim,

“Heydo, Heydo, Nacke’ye bak!” dedi. (Nacke Zazaca dilinde amcanın eşi demek)

Amcamın eşi, diğer amcamın kapısına başını dayamış kapıyı dinliyordu. Hava hafiften kararmıştı, tuhaf bir şey gördük görmesine de, ama onu anlamıyor yaşımız. Kıs kıs güldük. Telaşla evin yokuşunu tırmandık, bunu babamıza haber vermeliydik.  Eve geldik, babam çardak balkonda kürsüye oturmuş çok sevdiği arılarına petek kovanı örüyordu. Söğüt dallarını altan alıp üste veriyordu, üsten alıp alta...

“baba baba, Nacke ... amcanın evini dinliyor,” dedik. Der demez, babam yerinden kalktı, “tuhh” diye yüzümüze tükürdü.

Neye uğradığımızı şaşırdık ve kolumuzdan tuttuğu gibi evin içine itti bizi. ilk defa kızmıştı.

Yıllarca bunu düşündüm durdum, neden o kadar kızdı diye, oysa biz çocuklarına yüksek sesle dahi bağırmamıştı. Masal anlatırdı ve masal dilinden konuşurdu çocuklarıyla.

Bir “ayıbı” görebilirsiniz diyordu,  ama onu dillendirmek “ayıpların” en kötüsüydü. Yani her insana lazım olan utanma duygusu!

Tanıştığım insanların yüzlerine bakarım, sözlerine bakarım! Utanma duyguları var mı, derim. Varsa, varsın ne düşünürse düşünsün babamın mühürlü insanı gibi yüreğimde taşırım.

Kardeşiniz Aygün’de bu duygu fazlasıyla var, o bir alevi dervişidir.

Ne acı ki, o utanma duygusunu, başkalarının ‘ahlak’ bahçesinde yetişmiş hemşerilerimin büyük bir kesimi kaybetmiş! Acı olan o, ve ben de bir edebiyatçı olarak hayatımın ilk kişisel eleştirisini kardeşinize yaptım.  Kıymetli olduğu için...

Aygün ile ilgili yazdığım üç yazıyla ilgili gelen yüzlerce mailden bana en çok dokunan, Hüseyin Aygün’ün büyük kız kardeşinden gelen bu mektup oldu.

Kaygısı o kadar içten ve o kadar insani ki...

"..İyi diyor, evet iyi! Katılıyorum sana, ama Hüseyin nerede yer alsın? Kardeşimi tanıyorum, dik başlı, hiç bir siyasi kalıba girmez, o öyle yetişti. Ulusçluğu ise hiç sevmez, ama nerede yer alsın?

Ve eklemiş,

"Ben kendimi Türk, Kürt hissetmiyorum, sadece Dersimli hissediyorum," diyor. Yani tehlike Aygün değil, bu şehirde, bu kentte utanılacak şeyler var, insan insana selam veremez hale geldi. Onlar gibi düşünmeyen birine selam vermek dahi bir taciz...

Sonra bana gelen maillerde kod isimle yazanların maillerini açtım. Çünkü utanç yüzünü kapatanın ruh dünyasından okunabilir ancak.

Hepsinin yüzleri kapalı, isimleri gizli!

Baktım, ilk iki yazımı beğenmemişler ama üçüncü yazı için alkışlamış bu yüzsüzler! Bravo demişler, ah dedim, ah başımıza gelene ah! Yüzünü göstermekten korkan biri sizi alkışlıyorsa, orada  ahlaki bir şey yapmadığınıza yormalısınız halinizi?

Demem şu, Kardeşin Hüseyin Aygün’le gurur duymalısın, o memleketimizin çıkardığı en iyi entelektüellerden biri. Utanma duygusu var, naif. Yan yana yürürken bizim babalarımız gibi o dilde mırıldanır, ağlar... ağabeyi Yusuf’un evimin balkonunda bana anlattığı o sakat çocuk hikayesi hala aklımdadır...

Siyasi akıl yanıltıcıdır, hatalarla doludur.

Bu çıkmaz Hüseyin Aygün’ün değil, benim memleketimin çıkmazı. Nerede yer alacak bu toprağın insanı?

Kürdistan’da mı, Türkistan’da mı, yoksa yeni yetme Zazaistan’da mı? Bunların hiç biri bu bölge insanın yüreğinin diğer yarısını rahat ettirecek gibi görünmüyor.

Hiç birine karşı da değilim, ama toplumumuz öyle bir kimlik içinde kendine temsil bulmalı ki; hiç kimseye batmamalı o siyasi söylem. Dünya, böyle bir medeniyette bu çağa kadar varlığını sürdürmüş diyebilmeli. Öyle ki, bu genç dersimliler, gelecek kuşaklar dünyanın öbür ucundaki insana çiçek versin gül alsın...

Dersim çok dilli tek ruhludur.

Madem bu yazıları yazdım, Dersim bana göre nerede durmalı meselesini de yazmam gerekiyor sanırım.

Onu da bu yazıların devamı olarak bu hafta BirGün Pazar gazetesinde yazayım. Hem sadece gazete okuru ve kitap okuru alıp okumuş olur. Sosyal medya, iyi bir sosyolojik veri, ancak akli konuşma dilinin yeri değil. Yüzsüzü çok...

Yani, senin kaygını giderecek benim Dersim manifestomu yazacağım. Dersim bu İSTAN’ların hiç birinde, hiç bir ulusçu projede yer almaz. Alır elbet, genç cumhuriyet orayı yerle bir etti, susturabildi mi? Bu yolla toplumu bir arada tutmanın mümkünatı  da yok.

Öyle bir şey yazacağım ki, İstanbul, Ankara, İzmir’de yaşayan Dersimliler dahi hiç bir gruba dahil olmadan, eskiden, tarihte olduğu gibi gururla geleceğe bakabilsinler.

Yeni bir Dersim aklı gerekiyor, bizim Karaçor hayalı gibi, yan yana dizilecekler, uzaktan bakanlar onun tek düze bir oyun olduğunu sansın, ancak yakından baktıklarında şaşırsınlar. Bu ne desinler, bu insanlar kol kola, sıkı sıkıya birbirine yapışmış ama hepsi birbiriyle yarışmakta figür göstermekte, mendiller bacakların arasından dolanmakta, dizler kırılmakta.

Ve sansınlar ki, şimdi biri bu halaydan çıkıp uçacak, diğerlerinin önüne geçecek, çok sonra anlayacaklar ki; meğer bu Karçorun sırrı birinin birine üstünlüğü değil, kol kola girdiği için yürek coşmaktadır.

Ve birde görecekler ki, aynen bizim o yaşlılar gibi, can diğerinin canında yok olmak istiyor hazz-ı hikmet buymuş desinler! Hatırla o yaşlı has karaçor oyuncularını, yapışırlardı yanındakinin koluna ve sanki elbisesinde bir delik bulsalardı, girip sır olacaklardı diğerinin teninde...

Ve diyecekler bu karaçorun sırrı, oyunu filan değil, diğerinin koluna girme hazzıdır.

Dersim’in başka bir temsil ruhu var, bana öyle geliyor ki, sanki o kulvara girse bu memleket bütün tartışmalar bitecek. 

Var öyle bir yol, bu ne Özerklik, ne bağımsız Dersim ve ne de başka bir yol. Tarihte böyle bir yol var. İ.S. 25. Yılda Tarsus Kralı St. Paul bir patika yola girdi ve bu yol onu Sivas Dağlarının ardına götürdü. Orada bu Dersimliler yaşıyordu, kimseye benzemiyorlardı.

7. yüzyılda St. Peter Venedik’ten bir Papaz olarak gitti ve Dersim’in ilk yaratılış efsanesini Latince not etti. Garipti içinde büyüdüğümüz bu dağlar, sandığımızdan daha garipti...

Sahi o zamanlar Munzur neydi, Jele kimdi? Düzgün ve Hıdır bu kadının iki çocuğu muydu, yoksa kardeşleri mi? Efsane tarihte nasıl değişti... bilmiyoruz...

 Ancak,

1861’de bölgeye giden Britanya Başkonsolosu Taylor, aynı dönemde kendisiyle Fransa’yı Diyarbakır’da temsil eden Frank Anori’ya bir mektup yazdı. Şunu diyordu: “Ben onların Pagan olduğunu düşünüyorum, Mamikyan’lar bizim Osip Efendi’nin (Osip o zamanlar Diyarbakır belediye başkanı olan Ermeni, aynı zamanda hukukçu) dediği gibi değil, sanki onlar bu eski Pagan inançtan Hıristiyanlığa geçmişler. Ayinleri kilise ayinlerine benzemiyor...” ve daha önce Dersim ile ilgili yazdığı 376 sayfalık raporda da geçen şu tanıklığı aktarır: ”Erzincan tarafında ll. Şah Hüseyin Efendinin evinde kaldım, sabah, güneş yeni yeni doğuyordu. Evin penceresinden tarlada toplanmış insanlara baktım. Güneş doğdu, kimisi işaret parmağını dudaklarına götürüp öptü, kimi eğilip taşlardan kelamını aldı. İyi gün dileklerinde bulundular güneşe, dağlara. Bunu hiç görmemiştim, Türk desem Türk değiller, Kürt desem Kürt değiller, Hıristiyan değiller, ama Müslüman hiç değiller...” (Taylor, Mösyö Anori’ye mektup. Londra. Fribourg İslam bilimleri arşivi)

O zamanlar Türklük, Kürtlük yoktu daha. 1741’de bölgeye giden Polonya’lı gezgin Simon daha sert bir belirlemede bulundu...

Bu patika yolda bu gezginlerin karşısına çıkan pek çok şey, insanlarımızda, bizim çocukluğumuza şekil veren şeyler var. Taşlar, ziyaretler, su akaçları bize bir yolu gösteriyor. O yol dışındaki her şey insanımıza batmakta, ruhunu incitmektedir.

Evet, Dersimliler Türk ve Kürt siyasetine çok önemli katkılar sunmuştur. Bununla her Dersimli gurur duymalıdır, Ana Muhalefetin liderini çıkarmıştır, Kürt hareketini kuran ana kadronun ağırlıklı kesimi buradan çıktı. Türkiye’nin çok önemli Marksist örgüt kadrosu bu dağlardan...

Bu, bu bölge insanının ne kadar zeki ve yetenekli olduğunu gösteriyor. Ancak yürekteki acı dinmiyor, huzursuz.

Örgütü kurar sonra kurduğu örgütü yıkan bir insan var burada. Bu bulunmaz bir cevherdir. Bu nedenle Türkiye devrimci hareketinde önemli muhalefet çizgisi bu bölgeden çıktı, Kürt hareketinde Öcalan gibi güçlü bir lidere 6 muhalefet dalgası oldu, 5’nin başını Dersimliler çekti. Her yerde ağır bedel ödediler.

Bugün Kürt barışına karşı olan kadro gene bu bölgeden, bu nedenle dünya Dersimlilerin anti-kürtçü hatta kaydığını düşünüyor. Oysa tarihte kendi yatağını bulamamış toplumlar sel gibidir, yatağını buluncaya kadar, dağ yıkar, ağaç söker atar, yolunu buldu mu nehir diner, balıklar yaşar, kıyısında boy boy fidanlar yetişir.

Kardeşiniz Aygün’e saldırının sebebi de bu, Kürtlerin hakkını savunduğu halde onu da anti-Kürt hatta görüyorlar!

Binlerce yıldır kabarmış bu selin hangi yataktan gitmesi gerektiğini yazacağım. “Eleştirilerinize büyük oranda katılıyorum, ama biz kimiz, nerede durmalıyız” sorunuza belki cevap olacak o yazdıklarım.

Hüseyin bir yere kaymadı, çıkmazda! Toptan bir çıkmaz var Dersim’de. Kimi bunu Kürt hareketi içinde aşacağını düşünüyor, kimi Türkiye’nin batısında kalmakla aşacağını düşünüyor, kimi Zazacılık akımıyla...

Aygün, yazdığım ve sevenlerini dahi yaralayan bu eleştirilerimi sayfasında dahi yayınladı. Modern insan eğilimi budur, kimseden zarar gelmez böyle insanlardan. Sizi öldürmez, tehdit etmez, benimle aynı düşünmeyenle niye oturdun demez. Bunlar sizin yaşadığınız Dersim’de çok önemli şeyler... Benim eleştirdiğim ulusçuluk, bütün solda var! Dünyada demokratik bir ulus modeli yoktur, etnik uluslu kimlikler doğası gereği tek tip ve anti-demokratiktirler.

BirGün Pazar’a yazayım ve böylelikle içine girdiğim bu çıkmazı da kapatayım.

O yüzünü kapatarak Aygün’e saldıranlar, facebookta yorumlar yapanlar babaları yüzlerini görürse tükürür korkusundadırlar... meşru fikir yüzünü kapatır mı? Hangi muhalif ilerici adliye merdiveninden inerken yüzünü kapatmıştır. Tarihte yüzünü kapatanlar, insanlığımızın en utanılacak yanındaydılar...

Dersimliler tarihte hiç yüzünü kapatmadı. Var bir tehlike bu işte, var... yüzünü kapatarak sayfalarınıza girenler, yarın evimizin penceresinden girmek isteyenlerdir...

Onlardan kurtulup sükûnetle konuşmalıyız. Kendi yatağımızı bulmak için bu selin böyle haşin olmasının nedeni, birazda onlar. Ama akan bu coşkun sel, önce onları atacaktır dışarı.  

Hürmetle...

 

 

 

Etiketler:  

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş