Makaleler

Cezaevi Edebiyatı Ya Da Duvarları Tırmalayan Adamın Hikayesi



Öncelikle birincisi Türkiye Cezaevleri ile ilgili yazılmış iyi romanlarımız var mıdır sorusudur; Orhan Kemal’in “72. Koğuş”u ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan” eserleri ülkemizdeki hapishane dramını anlatan iyi ürünlerdir. Her iki eser de halka mal olmuştur. Ne acı ki yüz binlerce insanın hapis yattığı ülkemizde bu eserlerin edebi niteliğini aşan ürün bir daha verilemedi. Belki vardır, yayıncılar, eleştirmenler yeterli ilgiyi göstermiyor da olabilir, bilemem.

Ama kastınız sol gelenekle ilgiliyse, yani devrimci ediminden dolayı hapse girmiş ve orada yazmaya başlayanların verdiği ürünlerse söz konusu olan, bu noktada iyi şeyler söylemem mümkün değil. 

Şöyle düşünün, hapse atılan on binlerce genç devrimci var ve onlar o hapishanelerde neler neler yaşarlar. Sadece operasyonlar, ölümler değildir mesele! Onlar için ölüm sıradan bir şey, onunla dalga geçerler, doğrusu ülkemizde ölüm o kadar ucuzdur ki bu ucuzluğun ‘kahramanlık’ şiirini, romanını yazmak banal kalıyor. 

Eğer konuşacaksak, öyle üstünkörü konuşmayalım derim, yaraya dokunmak lazım, bu acının, dramın edebiyat dili neden ‘eksik’ kaldı sorusu, derin bir akli muhakemeyi işaret eder.

Devlete karşı isyan edip gemileri yakmış genç devrimcinin karşısına çıkan ve onu esir alan o ‘küçük dogma’ nedir? Devrimci cezaevi edebiyatı bunca deneyime rağmen bu ‘dogma’ ile hesaplaşma dili bulamadı. Bu DİL yakalanamadığı için Orhan Kemal’in “72. Koğuş” ve Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan”ı tadında bir cezaevi romanımız olmadı. Aslında bir yazını, politik söylemden ve yaşanandan ayırıp onu bir edebi esere dönüştürmenin ilk aşaması bu dil hesaplaşmasıdır. Burada da solun edebiyata bakış açısı cezaevinde yazmaya başlayanların karşısına çıkıyor. 

Ben solun cezaevinde roman yazamamasını, edebiyatçının bu hesaplaşmaya girme korkusuna bağlıyorum. Bu nedenle her darbenin yüz binlercesini hapislere doldurduğu devrimcinin hayatı cezaevinde dilsiz kalmıştır. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve 1990’ların romanı yazılamamıştır. 

Elbette yazılan çok şey var, ancak onlar edebi kaygıdan ziyade, siyasi önceliklerle yazılmış ya da uçurumun başına gelmiş ancak ‘intihar’ etmeyi göze alamamış denemelerdir. Edebiyat intihar etmeyi göze aldığı an edebiyat olur, hapishanede yazılmış çokça metni okumuş ve düzeltmiş biriyim, bu gidişle uzun bir süre daha hapishanelerin romanı yazılamaz inancındayım. 

Bir başka nokta bugün açısından böyle bir romanı kime yazacaksınız, hangi okura sorusudur. Günümüz solu insan hikayesi dinlemek istemiyor, onun kafasında sınıflandırılmış ve düşmanlık kategorisine göre ayrıştırılmıştır her şey. 

Nazım Hikmet’in Kan Konuşmaz romanı bunun en iyi örneğidir, işçi devrimci, usta proleter, öğrenci küçük burjuva, yönetici işbirlikçidir! Oysa edebiyat siyasetin söylediğini anlatı diline döktüğü an ölür! Edebiyatın hikayesi, siyasetin ‘hain’ gördüğünü kahraman yapmayı becerdiğinde başlar. Bu büyük şairin romanlarının heyecanlı olmamasının nedeni budur. Hem böyle bir romanı okumaya neden gerek duyulsun, küçük burjuvanın kaypak olduğu başından bilinir, yöneticinin de burjuva olduğu! 

Bir başka şey de dava ve kutsanmışlıktır. Kutsanan ‘davaların’ edebiyatında bir şey eksik kalıyor. En fazla İslami yazarların ve milli edebiyatçıların yaptığı gibi bir şey yaparsınız. Ne olur, Müslüman kadın iffetlidir, haliyle roman temanızda gayrimüslimi, oluşturduğunuz olumlu öğenin iffetsiz hali olarak karakterize edersiniz. Servet-i Fünun, ilk dönem milli edebiyatımız ve günümüzde yazılan muhafazakâr kesimin romanları bunun örnekleriyle doludur. Solun cezaevi edebiyatında bu var, haini bol, kahramanı çok ama çıplak insanın iç karmaşası, insanın başını döndüren o gel-gitleri eksiktir. 

Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza”sını politik olarak okursanız, Raskolnikov yaşlı bir kadını ve hizmetçisini öldürmüş bir katildir, ama edebiyatçının tılsımı odur ki, katilin ruhunun derinliklerine iner ve oradan vicdanlara seslenen bir dramı ortaya çıkarır.

Oysa hapishanelerde yazılmış eserlerin ağırlıklı bir kısmında, “hain” hain olarak durur, “itirafçı” ise itirafçı, bağlı olduğu örgütün istediği ideal insan içinse bolca methiye vardır bu edebiyatta. Evet hapishanede devrimci ‘dik’ durmalıdır ama söz konusu olan edebiyatsa, edebiyatçı ağlamayı, yarattığı roman kahramanının başında gözyaşı dökmeyi göze almalıdır derim.

Bir örnekle bitireyim, Gebze Cezaevinde Kürt koğuşunda kalıyordum, beş çocuk babası olan Cabbar adında bir mahkûm vardı. Örgüt nedir bilmezdi, PKK’yi de bilmiyordu ama gene aynı cezaevinde olan başka bir Kürt, polis dayağına dayanamamış ve “Benimle beraber eyleme gelen diğer adam Cabbar’dı” demiş. Haydaaa! Cabbar acıdan hapishanenin duvarlarını tırmalıyordu. Dil bilmeyen eşi ve beş çocuğu Cabbar tutuklanmadan iki ay önce gelmiş İstanbul Güngören’e. Nerede yaşarlar dersiniz, bir kamyon kasasında. İlk evleri orası. Cabbar bir köfte arabası alır, niyet köfte satıp bir ev kiralamak, kıyma borç, köfte arabası borç, köfteye can katan soğan borç. Olsun o mutlu yuvayı kiralayacak bütün ön hazırlıklar tamdır ya, ama Cabbar’ın ilk köftesini satacağı gün Kürtlerin büyük bayramı Newroz’dur. Yaptığı köfteleri tepsiye koyar, rengarenk Kürdün aktığı Newroz meydanına gider, ama akşam eve dönmek yerine müebbet hapis alacağı cezaevine gelir. 

Bu işin bir yanı... 

Bir de bu meret hayatın ters tarafı var elbet.

Cabbar dışarıdaki aileyi nasıl ayakta tutacak, elbette maneviyatla, anılarla, hatıralarla ama, bunların hepsi cezaevinde yasaktır. Mektuplar örgüt yöneticileri tarafından okunur, okunmasa Cabbar kızına öyle güzel mektuplar yazacak ki, kızı da annesine okuyacak. 

Bir gün Cabbar gizli bir defter getirdi bana, 

“Haydar Heval, bu yazdıklarımı daktilo eder misin,” dedi. Der demez de dünya durdu sandım. Meğer politikanın, örgütlerin, devletlerin geçip gittiği bu dünyada, Cabbar’ın içi kan ağlıyormuş, yazamadığı mektuplar orada yazılmış. Kurşun kalemle yazılmış bu defterinde, neden hapiste olduğunu anlamıyor, Kürtlükle hapislik arasında da bir bağ kuramıyordu bir türlü. Hiç unutmam, başları kötü olan ancak beş on sayfa sonra tamamen bir drama dönen bu hayat, defterin bir yerinde kuyuya atılmış Yusuf Peygamber oluyordu. Cabbar o kuyudan konuşuyordu. O kuyunun başına tanrı geliyordu, örgüt geliyordu ve en fecisi devlet ve polisi geliyordu. Ama bu kuyunun başına sadece kötüler gelmiyordu, bazen de Cabbar’ın çocukları geliyordu, her biri birbirinden güzel, parmakları minnacık, gözleri ışıl ışıl çocuklar. Hep gülüyorlardı, minik parmaklarını küçük kedi yavruları gibi uzatıyorlardı Cabbar’a, Kürtçe “Baba” diyorlardı, “baba elini niye vermiyorsun!” Cabbar’a göre bu eller birbirine kavuşsa mahkeme onu bırakacaktı. Ama bir türlü kavuşmuyordu o eller, kuyu derinleşiyordu, ses uzaklaşıyordu, Cabbar çıldırıyordu. Cezaevi havalandırmasında iki duvar arasında gelip gidiyordu. 

...

12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve şimdilerde yazılanların büyük bir kısmı bazı yerlere yetiyor da, galiba edebiyat okuruna yetmiyor. 

Ha, bu deftere ne mi oldu, elbet bir gün biri çıkar anlatır o defterin hikayesini... Hele bazı acılar dinsin bir. 

14 Ocak 2014, Zürih 

Not: Bu makale BirGün Kitap Eki'nin Cezaevi Edebiyatı Dosyasından alınmıştır. 

Etiketler:  

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş