Makaleler

DERSİM TRAJEDİSİNİN ROMANA YANSIMASINA BİR BAKIŞ/ Doç. Dr. Fethi Demir, Yüzüncü Yıl Üni.

 

Haydar Karataş’ın hem kullandığı modern romana has teknikler hem de Dersim trajedisini yansıtma biçimi bakımından kendisinden önceki Dersim konulu romanlardan farklı bir yerde durur.
 
DERSİM TRAJEDİSİNİN ROMANA YANSIMASINA BİR BAKIŞ
                                                                                                                 Doç. Dr. Fethi DEMİR·
 
Giriş
Toplumların tarihindeki acılar, savaşlar, trajediler, sürgünler, katliamlar vb. önemli olaylar sanat için her zaman önemli bir kaynaktır. Tarih boyunca sanatçılar; bu sancılı süreçlerin tüm yönleriyle açığa çıkmasını, toplum vicdanında yer etmesini, unutulmamasını, mağdurların anlaşılmasını sağlamak amacıyla sanat üretirler. Fakat sanat için hem bir sorumluluk hem de eşsiz bir kaynak olan bu olayların aktarımı yani sanatsal forma dökülmesi hep sancılıdır. Gerek olayın yakıcılığı gerekse yarattığı toplumsal travma, sanatsal bir biçimde ifade edilmesini zorlaştırır. Elbette siyasi, sosyal, kültürel ve toplumsal atmosferin konuyu tüm yönleriyle ve açıkça tartışacak bir olgunluğa erişememesi, iktidarların konuya mesafeli yaklaşımı, yazılı ve görsel medyanın bu tür olayları çok fazla gündemleştirmemesi de büyük toplumsal olayların tüm boyutlarıyla sanatsal bir forma dökülmesini engeller. Tüm bu olumsuz koşullar içerisinde yine de sanatsal bir ürün vermeye çalışanlar ise çoğu zaman olayların trajikliğine kendini kaptırıp sanatsal söylemden uzaklaşır. Genel olarak 16. yüzyıla kadar götürülebilecek kadar eski ama özelde Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, daha da spesifik olarak 1937-1938 yıllarında Dersim’de yaşananların sanata ve özellikle makalemizin konusu olan romana yansıması/yansımaması da oldukça sıkıntılıdır.
Son dönemlerde gerek sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında gerekse değişik sanat dallarında yapılan bir dizi çalışmayı yukarıda belirtilen kapsamın dışında tutmak gerekir. Zira yakın zamanda Dersim üzerine kapsamlı, çok yönlü bilimsel çalışmalar yapılır ve özellikle müzik, sinema, şiir vb. sanat dallarında yetkin eserler üretilir. Bu yetkin eserlerin üretilmesinde Dersim trajedisinin kamuoyunda daha sık konuşulmaya başlamasının, entelektüel-aydın ve farklı disiplinlerde uzmanlaşmış Dersimli bir kuşağın yetişmesinin, duyarlı sivil toplum örgütlerinin ortaya çıkmasının, medya ve internetin yaygınlaşmasının önemli etkileri vardır. Fakat tüm bu olumlu gelişmelere rağmen yine de Dersim trajedisine dair bilim, sanat, edebiyat, müzik, sinema üretmeye çalışanların olayın dramatikliği karşısında yer yer objektifliklerini kaybettiklerini ifade etmek gerekir. Nitekim Dersim üzerine önemli çalışmalara imza atan Şükrü Aslan da Dersim üzerine çalışmanın, insanı duygusal bir ortama sürüklediğinin altını çizer.[1] Sonuçta tüm bu dramatik atmosfere rağmen bilim insanlarının, sanatçıların ve aydınların soğukkanlılıklarını korumaları elzemdir. Çünkü Dersim trajedisinin doğru anlatılmasını, tarihsel arka planının ifşa edilmesini, nedenlerinin ve sonuçlarının ortaya konmasını sağlamak ne kadar gerekliyse olayın mağdurlarını incitecek, toplumu gerebilecek ajitatif ve popülist söylemlerden de uzak durmak da o kadar gereklidir.
 
 
1.     Dersim Romanları
 
Tüm bu genel çerçeve içerisinde Dersim trajedisinin romana yansımasına dönülecek olursa -resmi söylemi meşrulaştırmak için kaleme alınanları bir kenara bırakmak koşuluyla- esas olarak üç tip romandan söz edilebilir. Bunlardan ilki politik romanlardır. Daha çok Dersim trajedisi döneminde doğmuş ilk kuşağa mensup yazarlar tarafından kaleme alınan bu romanlarda, roman sanatının temel öğelerinden kurgu, anlatıcı, mekân, zaman, dil-anlatım gibi unsurlara pek dikkat edilemez. Tıpkı ilk Tanzimat romanlarında olduğu gibi anlatım kesilerek okura doğrudan seslenilir. Daha çok yaşanan trajediye ilişkin yazarın politik fikirlerinin ajitatif bir dille anlatılmasına dayanan bu metinler, edebi açıdan pek bir değer taşımaz. Dersim trajedisine odaklanan ikinci roman tipi ise daha çok sol tandanslı yazarlar tarafından kaleme alınan toplumcu-gerçekçi romanlardır. Dersim trajedisini yansıtan romanların üçüncü tipi, avangart örneklerini veren modern romanlardan oluşur. Daha çok üçüncü kuşak Dersimli yazarlar tarafından üretilen bu metinlerde, hem Dersim trajedisinin daha soğukkanlı ele alındığı hem de modern ve modern sonrası romana ait tekniklerin kullanıldığı söylenebilir.
Bu çerçevede Dersim trajedisini anlatan üç romandan hareketle bu konuyu açmaya, tartışmaya çalışacağız.  Bunlar; Haydar Işık’ın Dersimli Memik Ağa[2], Muzaffer Oruçoğlu’nun Dersim[3] ve Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği (Perperık-a Söe)[4] adlı romanlarıdır. Dersimli Memik Ağa “Politik romanlar”, Dersim “Toplumcu-gerçekçi romanlar”, Gece Kelebeği (Perperık-a Söe) ise “Modern romanlar” bağlamında değerlendirilecektir.
 
1.1.   Politik Romanlar
 
Politik Dersim romanları genellikle 1960’lı yıllardan önce doğan Dersimli yazarların özellikle 1937-38 döneminde Dersim’de yaşananları kendi perspektiflerinden değerlendirdikleri eserlerden oluşur. Roman sanatının temel öğelerinin çok iyi işletilemediği bu romanların önemli bir bölümünde yazarın Dersim konusundaki fikirleri, çok fazla bir sanatsal kaygı gütmeden aktarılır. Bu bağlamda değerlendireceğimiz eser, Haydar Işık’ın 1990 yılında basılan Dersimli Memik Ağa adlı romanıdır.
Dersimli Memik Ağa, her şeyden önce Haydar Işık’ın Dersim trajedisine ilişkin fikirlerini okura duyurmak amacıyla sanatsal kaygılar güdülmeden kaleme alınmış bir metindir. Kurgudan kişilere, zamandan mekâna, dilden üsluba kadar tüm roman unsurları dağınık, kopuk ve tutarsız bir biçimde işlenmiştir. Romanda esas olarak Memik Ağa’nın Dersim trajedisinin müsebbibi olan askerlerle, bürokratlarla ve yöneticilerle işbirliği yapmasına, etnik ve mezhepsel kimliğini reddetmesine, birçok yöneticiye rüşvet vermesine rağmen öldürülmekten kurtulamaması anlatılır.
Roman, başlangıçta bir aşk hikâyesinin Dersim trajedisiyle ilişkilendirildiği bir anlatı havası taşır. Köy gerçekçi romanlarında sıkça rastlanan ağa tipinde olduğu gibi tüm kötü özelliklerin somutlandığı bir figür olan Memik Ağa Arean aşiretinin ileri gelenlerindendir. (s.7) Memik Ağa, zorla evlendirdiği kızı Fatê’nin İvrahim adında bir gence sevdalanmasını bir namus meselesi olarak algılar ve oğullarından Mursa’yı İvrahim’i öldürmekle görevlendirir. (s.12) Mursa da adamlarıyla İvrahim’e pusu kurar ve onu öldürür. (s.19) Aslında işlenebilse edebi bir romana dönüşebilecek izlenimi verecek bu epizodu burada sonlandıran yazar bir daha bu konuya hemen hiç dönmez.
Kurgusal anlamda roman olma özelliğini henüz yirminci sayfada yitiren bu metin, yazarın Dersim trajedisine ilişkin siyasi, soysal, kültürel ve tarihi fikirlerini aklına geldiği gibi, telaşla ifade ettiği bir platforma dönüşür. Haydar Işık, sık sık tekrara düştüğü bu bölümlerde, devletle işbirliği yapan aşiretlerden (s.23), Dersim’de uygulanan asimilasyon politikalarından (s.24),  devletin Dersim’de bir tedip ve tenkil hareketi düzenlendiğinden (s.25), aşiretler arasındaki itilaflardan (s.33) bahseder. Yine Kürt uluslaşma sürecinin mezhepsel farklılıkların öne çıkarılması sebebiyle oluşamamasından (s.34), ağaların köylü üzerinde kurduğu baskıdan, katliamlardan (s.63), Dersim’de yaşananların tarihsel arka planından bahseden (s.76) yazar,  devleti yöneten kişilerin ve kurumların da Dersim konusunda işbirliği içinde olduğunu söyler. (s.99)
Romanın son bölümünde ise yazarın kurgu konusundaki acemiliğine bir de özensizlik eklenir. Dersim trajedisine dair hiçbir başlığı kaçırmama telaşına kapılan Haydar Işık, önce sürgünlere ve sürgün edilen ailelerin gittikleri yerlerde yaşadıklarına yüzeysel bir biçimde değinir. (s.114) Romanın bittiği hissi uyandıran bu bölümden sonra, Dersim sürgünlerinin durumunu yeterince anlatmadığı hissine kapılan yazar, bilinçakışı, içmonolog, anı, rüya, mektup vb. bir dizi edebi tekniği kullanma gereği duymadan geriye döner ve özetini verdiği sürgün ailesinin dramını açıklamaya girişir. Bir ailenin sürgünde yaşadığı kültürel, mezhepsel, etnik ve ekonomik baskıyı anlatan Haydar Işık, Dersim trajedisinin önemli bir boyutunu oluşturan kız çocuklarının evlatlık olarak asker ve bürokrat ailelerine verilmeleri meselesine değinmeyi de ihmal etmez. (s.121) Böylece Dersim trajedisinin siyasi, sosyal, tarihi ve ekonomik boyutlarına değindiğini düşünen Haydar Işık, anlatıyı sonlandırır. Öte taraftan yazar, roman boyunca anlatının akışını keserek Dersim’de yaşananlara dair çözüm önerilerini de sıralar, topluma öğütler verir, yol göstermeye çalışır. Romanın edebi değerini ortadan kaldıran bu bölümlerde Işık, adeta bir bildiri okur. Nitekim “Okullarımızda dilimizce öğrenim yapılsın. Kültürümüze, tarihimize yasak konmasın.” (s.69) gibi ifadeler bir romandan çok politik bir metinden alınmış gibidir.
Dersimli Memik Ağa romanında kişiler de oldukça yüzeysel ve tek boyutludur. Romana adını veren Memik Ağa yüzeysel işlenmiş bir tiptir. Tüm yönleriyle kötü olan, psikolojik derinliğine dair hemen hiç bir şey anlatılmayan Memik Ağa, “Kerbela’da Hüseyin’e su vermeyen Yezit’e” (s.47) benzetilir. Ağa’nın dışındaki tipler de çok yüzeyseldir. Yazarın kendi fikirlerini ifade etmek için kurguladığı figüranların ötesine geçmeyen bu kişiler, kendilerinden beklenmeyecek siyasi tahliller ve değerlendirmeler yaparlar. Örneğin köyün çobanı Smayil, Memik Ağa’nın İvrahim’i öldürtmeye çalışması üzerine “(z)aten halkımızın arasında birlik yok. Bu tür olaylarla ayrılığımızı daha da derinleştirecekler.” (s.11) belirlemesini yapar. Yine Dersim’de yaşanan trajediyi duyurmak için köy köy dolaşan Demananlı İhtiyar’ın “(b)u kutsal evliyalarımızın düşmanın çizmesi altında kalmasına razı olur mu insan hiç? Ne derler gelecek kuşaklar bize?” (s.33) demesi de daha çok 1970’li yılların  solcu jargonunu akla getirir.
Dersimli Memik Ağa’da zaman ve mekân açısından da büyük kopukluklar vardır. “Bir ilkbahar günüydü” (s.7), “(a)radan günler haftalar aylar geçti” (s.29), “Xıdan’da kış kapıya dayanmıştı” (s.67) vb. ifadelerle hatırlatılan zaman, birbirinden kopuk enstantaneler halindedir. Nitekim Dersim trajedisi konusundaki fikirlerini sıralamaya girişen Haydar Işık’ın anlık hatırlamaları, diğer roman unsurlarını olduğu gibi zamanı da kimi yerlerde tutarsızlaştırır. Mevsimler, haftalar, aylar, günler aralarında herhangi bir kronolojik bağ kurulmadan artarda sıralanır. Romanda mekânların anlatımı ve tasviri de çok zayıftır. Daha ziyade yazarın politik fikirlerini dile getirmesini sağlayan pastoral betimlemelerle sınırlı olan bu anlatımlarda, benzer kalıplar sürekli tekrarlanır.
Dersimli Memik Ağa romanı, dil ve anlatım konusunda da önemli sıkıntılar taşır. Aynı paragraf içerisinde farklı zaman kiplerinden cümleler kuran Haydar Işık, dile de pek hâkim değildir. Yine bir taraftan kişileri standart bir dille konuşturmaya çalışırken öte taraftan günlük konuşma dilinin ötesine geçemez. Haydar Işık, roman sanatının temel anlatım tekniklerini de hemen hiç kullanmaz. Bir nevi irticalen söylediği şeyleri yazıya geçiren Haydar Işık, kimi zaman yöresel bir ot olan Herige’den ve bunun nasıl pişirildiğinden bahseder (s.68) kimi zaman da Dersim trajedisi üzerine yakılan Zazaca ağıtları anlatıya serpiştirir. (s.54, s.55, s.78, s.108) Haydar Işık’ın Zazaca ağıtların altına Türkçe çevirilerini vermesi ise bu anlatıyı bir romandan çok bir araştırma, anı, derleme kitabı olarak tasarladığını gösterir.
Toparlayacak olursak Dersimli Memik Ağa’nın çok fazla roman özelliği taşımayan bir metin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dersim trajedisine ilişkin fikirlerini siyasi-ajitatif bir üslupla ifade etme telaşına kapılan Haydar Işık, hemen hiçbir roman unsurunu dikkate almaz. Nitekim kurgudan kişilere, zamandan mekâna, dilden anlatıma kadar tüm roman unsurlarının gelişigüzel işlendiği bu anlatıyı, edebi bir metin olmak bir yana bir roman olarak değerlendirmek bile zordur. Haydar Işık’ın yaptığı tek olumlu şey; konuşulması, tartışılması çok zor ve tehlikeli bir konuyu, katliamlarıyla, acılarıyla, sürgünleriyle anlatma cesaretini göstermiş olmasıdır ki bu aydın sorumluluğu ve cesareti Dersimli Memik Ağa’yı bir romana dönüştürmeye yetmez.
 
1.2. Toplumcu-gerçekçi Romanlar
 
1937-1938 döneminde Dersim’de yaşanan trajediyi toplumcu-gerçekçi hatta yer yer büyülü gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtan anlatılardan belki de en önemlisi Muzaffer Oruçoğlu’nun 1997 yılında yayımlanan Dersimadlı romanıdır. 1937-1938 sürecindeki trajediyi, trajedinin en yoğun yaşandığı Laç deresini merkeze alarak anlatan Oruçoğlu, bir taraftan siyasi/tarihi gerçekliği kurgulaştırırken öte taraftan sıradan insanların acı, yoksulluk, mitoloji, cinsellik, folklor, masal vb. unsurlarla bezeli hayatına projektör tutar.
Dersim romanı esas itibariyle Yavan adında “(b)urnunu her tarafa sokan yalpak bir mizaca sahip” (s.8), anarşist ruhlu, maceracı, cinselliğe düşkün bir bireyin hayatı bağlamında 1937-38 döneminde yaşananların anlatılmasına dayanır. Yavan Dede’nin acılarla, yoksulluklarla, isyanlarla, savaşlarla, aşklarla, sürgünlerle vb. dolu yaşamı yani “(y)enilmiş, yitirilmiş mağrur Dersim ve ömrünün doksan üç yılı canla(nır) suların aynasında” (s.7) ve yüzyılın başına dönülerek bir bireyin yaşamı bağlamında Dersim’in siyasi, toplumsal, kültürel durumu bir anı-roman havası içinde aktarılmaya başlanır. İlk bölümde Yavan’ın doğumundan bir yetişkin olmasına kadar geçen dönem hızlı bir biçimde ve masalsı bir anlatımla dile getirilerek 1900’lü yılların başından 1937’ye kadarki sürecin bir panoraması sunulur.
Yavan yaramaz ve asi bir çocuktur, toplumun genel kabullerine aykırı davranmaktan çekinmez. On dört yaşında kartallara merak salar, keçi çobanlığını bırakır, eşkıyalığa heves eder ve zaman içerisinde “Munzurlar’da tek başına yaşayan ilk genç eşkıya olma şerefini” (s.8-9) kazanır. Daha sonra I. Dünya savaşına katılır, Ermeni tehciri sırasında Kemah’ta Ermenilere karşı savaşır. Ortadoğu’ya giden burada da muharebelere katılan Yavan işlediği çeşitli suçlardan dolayı iki kere ölüme mahkûm edilir; fakat her seferinde bir yolunu bulup firar etmeyi başarır. Firar ettikten sonra bir Kürt şeyhinin oğlunu kurtarır. Şeyhin yanında okuma yazma öğrenir. Bir nevi Oedipus gibi yolculuklara çıkan, maceralar yaşayan, deneyimler edinen Yavan, nihayetinde Dersim’e “yepyeni bir insan” (s.11) olarak döner. Yavan’ın bir masal atmosferi içerisinde sunulan maceraları Dersim’e döndükten sonra da devam eder. Örneğin Koçgiri isyanına katılır, ölümden son anda kurtulur, saf değiştirmiş gibi yaparak firar eder, Dersim’e geri gelir. Şeyh Sait isyanında devletle işbirliği yapan Dersimli aşiretlerin içinde yer alır, yine çeşitli oyunlarla ve hilelerle hayatta kalmayı başarır. 1926 yılındaki Koçan isyanına katılan Yavan, burada karlı çıkan tek kişi olur. Çünkü başka birileri tarafından düşürülen askeri uçağı düşürdüğü sanılır ve halk arasında bir kahramana dönüşür. (s.16) Bu arada Cino adında bir kızla evlenir, onunla bir mağaraya yerleşir.
İşte bu giriş bölümünden sonra romanın kurgusu ile kahramanının yani Yavan’ın hayatı iç içe geçer ve Oruçoğlu, 1937-38 sürecinde Dersim’de yaşanları Yavan’ın bireysel hayatı, aşkları, maceracı kimliği; Dersim coğrafyası içerisindeki sayısız yolculukları ve gözlemleri üzerinden anlatır. Bu bağlamda kurgu, kronolojik sırayla ve tarihsel gerçekliğe uygun bir biçimde ilerler. Hükümetin Dersim’e müdahale edip etmeyeceği tartışmaları arasında Seyit Rıza’nın yanına giden Yavan, burada bir dizi olaya tanıklık eder. Aşiretlerin müdahaleye karşı neler yapacaklarını tartıştıkları toplantılara katılır. Alişer ve Seyit Rıza’nın tüm aşiretleri birleştirme çabalarına şahit olur. Oruçoğlu, bu noktadan itibaren tarihsel gerçekliği ait kimi olayları kurguya eklemler. Örneğin Seyit Rıza’nın, oğlu Bra İbrahim’in Deşt’te Yüzbaşı Şevket’in kışkırttığı Kırganlı milisler tarafından öldürülmesi üzerine Sin köyünü basması anlatılır. (s.22) Yine Dersim trajedisinin en önemli olaylarından Alişer ile eşi Zarife’nin Rehber ve adamları tarafından öldürülmesine değinilir. (s.32)
Bir taraftan Dersim coğrafyasını bir seyyah gibi dolaşan Yavan’ın açlığa, kıyıma, yokluğa, direnişe, ihanete, aşiretler arası çekişmelere tanıklık etmesi bağlamında oluşan metin halkaları öte taraftan Yavan’ın daha çok cinsellik ve şehvet içeren bireysel hikâyesi kurguyu besler. Seyit Rıza’nın oğlu Ûsen Resik’in tedavi edilmek üzere devlet yetkililerine götürülmesini sağlayan Yavan, burada devletin ajanıymış gibi bir rol üstlenir. Kendisine “bir toplu tabanca, bir hançer, bir köstekli saat, istihbarat görevlisi olduğuna dair bir belge” (s.43) verilir. Bu durum Yavan’ın hareket alanını genişlettiği için Oruçoğlu’na Dersim trajedisini tüm boyutlarıyla aktarma imkânı verir. Nitekim Seyit Rıza’yı teslim olması konusunda ikna etmeye çalışan aracılar Dersim’e gelir. Erzincan valisinin görüşmeye gelmesi halinde Dersim’deki harekâtı durduracağını, Dersimlilerin haklarını tanıyacağını mesajını Seyit Rıza’ya iletirler. (s.64) Seyit Rıza, tuzak olduğunu bile bile “(g)itmezsem bu Dersim yakama yapışır benim. Gitmedin de çoluk çocuğumuzla kırdırdın bizi der. Sonunda keser kellemi götürür valiye. Ruhsuz kalırım.” (s.68) diyerek Erzincan’a gitmeye karar verir. Nihayetinde daha Erzincan’a varmadan askerler tarafından tutuklanır, (s.72) Elazığ’a gönderilir. Burada mahkeme edilir. Atatürk’le konuşmak istediğini savcıya bildirir; fakat bu istek kabul edilmez. (s.120) Ölüm cezasına çarptırılan diğer Dersimlilerle birlikte Elazığ’da Buğday meydanında idam edilir.
1937-38 sürecinin anlatılmasında kronolojik sıraya da büyük oranda sadık kalan Dersim romanının kurgusunda bazı gereksiz tekrarlar ve uzatmalar da söz konusudur. Özellikle hareketin ve aksiyonun azaldığı bölümlerde Dersimlilerin günlük yaşamını, geleneklerini, hayata bakış açılarını, efsanelerini, inanışlarını aktarmaya çalışan Oruçoğlu, benzer şeyleri yineleyerek romanı gereksiz yere uzatır. Özellikle kış mevsiminin durağanlığını anlatmak için böyle bir yola giden yazar, devletin askeri harekâtını yoğunlaştırdığı 1938 ilkbaharındaki olayları aktarırken kurguya tekrar aksiyon ve gerilim yükler. Önce askerin kalıcı ve son büyük operasyonunun planlarını yaptığından bahsedilir. (s.325) Askeri birlikler Demenan, Haydaran, Keçelan ve Kalan bölgelerine doğru harekete geçer. (s.341) Laç deresinde büyük bir kıyım buna karşın büyük de bir direniş olur. (s.346) 18 Temmuz’u 19’a bağlayan gece tüm gücüyle Laç deresine girmeye çalışan askeri birlikler (s.363), büyük bir direnişle karşılaşmalarına rağmen bunu gerçekleştirir. Direnişin liderleri ya teslim alınır ya öldürülür. (s.378) Laç deresinin düşmesinden sonra direnişin en kilit noktalarından olan Ali boğazı kuşatılır. (s.381) Geride yakılan köyler ve tarlalar, öldürülen ve yaralanan insanlar bırakılarak harekât sonlandırılır ve sağ kalanlar kafileler halinde batıya sürülmeye başlanır. (s.391)
Dersim romanında iki tip roman kişisinden söz edilebilir. Bunlardan ilki Dersim trajedisi döneminde yaşamış gerçek tarihi kişilerdir. Seyit Rıza, Alişer, Alişer’in eşi Zarife, Demenan aşiretinin öncülerinden Cebrail Ağa, Dersim harekâtını yöneten Abdullah Alpdoğan bunlardan bazılarıdır. İkinci tipler ise Yavan, Mürşid Mırto, Kara Bêse, Sılê Pêt, Mıstê Sıliç, Cilsur, Awkê gibi daha çok kurmaca kişilerdir. Bu bağlamda yazar, gerek tarihi anlamda yaşamış kişileri roman kahramanına dönüştürürken gerekse Dersim trajedisini tüm boyutlarıyla yansıtmak için kurmaca kişiler oluştururken genel anlamda başarılıdır.
Romanda kurmaca düzleme taşınan yani bir anlatı kişisine dönüştürülen en önemli kişi elbette Seyit Rıza’dır. Yakından tanıyanlar tarafından “güleç, şakacı ve fıkralar anlatmaya bayılan” (s.20) biri olarak tanınan Seyit Rıza fiziki olarak da savaşçı bir lider olarak betimlenir. (s.22) Hükümete karşı tüm Dersim aşiretlerini birleştirmeye çalışır. Dersim’in iç çelişkileri konusunda insanları uyarır. Muzaffer Oruçoğlu, bilinçli bir biçimde Seyit Rıza’nın eylemci-direnişçi yönünü öne çıkarırken onun iç dünyasını, psikolojik durumunu yansıtmayı da ihmal etmez. Çatışmalarda eşini, oğlunu, yakınlarını kaybeden Seyit Rıza’nın iç dünyası (s.60) kendi bireysel acıları kadar Dersim toplumunun yüzyıllara uzanan tortulaşmış trajedisiyle de doludur. Muzaffer Oruçoğlu, Osmanlı döneminden itibaren devletin Dersim’e bakış açısını ve Dersim’e dair yürüttüğü politikaları Seyit Rıza’nın iç dünyası bağlamında verir. Seyit Rıza’nın toplumun kaderiyle iç içe geçen bireysel dünyasına kimi zaman hâkim olan yalnızlık, çaresizlik, korku gibi duygular ise onun bireysel yönünü gösterir. Özellikle tutuklandıktan sonra öne çıkan bu bireysel psikoloji fiziki görünümüne de yansır. Nitekim Elazığ’da Abdullah Alpdoğan’la görüştürüldüğü sırada “(o)ldukça zayıflamış (…) uzun sakallarının kökleri morarmış, bakışlarındaki vahşi ışıltıların yerini, anlayış dileyen mazlum bir iklim almış (…) alnı, bakışlarının aksine, normal bir insanda bulunmaması gereken, kendi amacını yiyen, habis çelişkilerin aynası haline gelmiş” (s.83) gibidir. İç dünyasındaki tüm sıkıntılara, gelgitlere rağmen Abdullah Alpdoğan’la konuşurken ilkelerinden taviz vermeyen bir lider gibi davranan Seyit Rıza’nın mahkeme ve idam sürecinde yaşadıkları, onun psikolojisinde temayüz edenler, gördüğü rüyalar, düşündükleri, yazarın Seyit Rıza’nın eylemci-lider kimliği kadar bireysel insani tarafını da dikkate aldığını gösterir.
Bir roman kahramanı olarak Seyit Rıza’nın en önemli özelliklerinden biri de özeleştiri yapmasıdır. Özellikle cezaevi günlerinde hayatının bir muhasebesini yapma fırsatı bulan Seyit Rıza, Dersim halkının yanlışlarını, çelişkilerini düşündüğü gibi kendi bireysel hatalarını da hatırlar. Nitekim Kırgan aşiretini devlet güçlerine kendisinin ittiğini, Abdullah Alpdoğan’ın kurduğu tuzağa düştüğünü, “acılarının kölesi” (s.150) olduğunu aklından geçirir. Sadece oğlunun ölümü üzerine aralarında patlak veren çatışmalar sebebiyle Kırganlarla değil diğer aşiretlerle de gereksiz çatışmalara girdiğini ve bu çatışmaların Dersim’de bir birliğin ve bütünlüğün oluşmasını engellediğini itiraf eder. Seyit Rıza’nın özeleştiri yapması, yazarın onu nesnel bir bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştığını gösterdiği gibi romanın toplumcu-gerçekçi atmosferiyle örtüşür. Öte taraftan bu özeleştiri bir roman kişisinin bireysel değerlendirmelerini aşar ve Seyit Rıza şahsında Dersim’e yönelik genel bir değerlendirmeye dönüşür ki nihayetinde Muzaffer Oruçoğlu, Seyit Rıza’ya “Dersim’in küçülmüş, zincirlenmiş, zindana atılmış haliyim ben” (s.151) dedirtir.
Dersim romanı, zaman ve mekân unsurları açısından da toplumcu-gerçekçi anlayışa bağlı bir anlatıdır. Dersim tarihinin en trajik dönemi 1937-38 sürecinde yaşananları anlatan romanda olaylar kronolojik-lineer bir zamansal düzlemde verilir. Roman boyunca özellikle Seyit Rıza’nın idam edilmesi (s.158), askeri birliklerin Laç deresine girmek için kapsamlı bir operasyon başlatması (s.363) gibi olayların somut tarihi de hatırlatılır. Romanın ilk bölümünde ise zamansal anlamda I. Dünya Savaşı’ndan 1937-38 sürecinde dek Türkiye’de, Ortadoğu’da ve Dersim bölgesinde yaşanan tarihi olayların genel bir panoraması sunulur. Zamanın oldukça hızlı aktığı bu bölümde Yavan’ın bireysel macerası bağlamında Ermeni tehciri, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Koçgiri İsyanı, Şeyh Sait İsyanı ve Koçan İsyanı gibi Dersim 1937-38 sürecinin öncesine ait önemli olaylara değinilir.
Dersim romanı adından anlaşıldığı üzere genel olarak Dersim’de, daha özel anlamda ise 1937-38 sürecindeki trajedinin en yoğun yaşandığı Laç deresi bölgesinde geçer. İlk bölümde Yavan’ın maceraları bağlamında Kemah’a, Erzurum’a, Arabistan çöllerine, Suriye’ye kadar uzanan bir coğrafyadan bahsedilse de romanın ana mekânı Dersim’dir. 1937-38 dönemindeki trajedinin cereyan ettiği mekânları hem kendi yaşamışlığından hem de derlediklerinden yola çıkarak aktaran Oruçoğlu, bölgenin coğrafyasına oldukça vakıftır. Bu bağlamda romanın ana kişisi Yavan’ı tüm Dersim coğrafyası boyunca dolaştırır. Böylece Laç deresi, Ali Boğazı, Sin köyü, Ağdat, Tujik dağı, Amutka, Haydaran dağları, Kutu deresi, Halvori, Düzgün dağı, Zarkovit ormanları vb. birçok yer, burada yaşananlarla anlatılır. Romanda iç mekân olarak ise hem Yavan’ın evlendiği kadınları yerleştirdiği hem de Laç deresi civarında Demananlılar’ın sığındığı mağaralardan söz edilebilir. Burada dikkat çeken husus yazarın 1937-38 sürecinde yaşananlara bakış açısının mekân tercihlerine de yansımasıdır. Dersim trajedisinin direniş boyutunu önceleyen Oruçoğlu, bu sebeple direnişin en yoğun yaşandığı bölgelerden olan Laç deresini romanın merkezine alır. Nitekim romanda, Laç “(h)er iki dünyanın da en derin deresi” (s.95) olarak betimlenir ve her zerresine acının, direnişin, açlığın, ölümünün, kanın kokusu sindiğinden bahsedilir.
Oruçoğlu’nun Dersim trajedisini eylemci-direnişçi bir bakış açısıyla aktarması romanın diline de yansır. Aksiyonun yoğunluğu, Dersim trajedisini tüm boyutlarıyla ve aşamalarıyla anlatma telaşına, romanın başkişisi Yavan’ın aşk, cinsellik, macera, çatışma, yolculuk dolu bireysel hayat hikâyesi de eklemlenince yazar doğal olarak daha çok aksiyon yüklü kısa cümleler kullanmak zorunda kalır. Böyle bir dilin tercih edilmesinde Oruçoğlu’nun Dersim trajedisine dair dinlediği çeşitli anıları, romancı muhayyilesinden çok fazla geçirmeden anlatması da etkilidir. Romanı kolay okunur hale getiren bu durum, özellikle çatışmaların anlatıldığı bölümlerde yoğunlaşır.
Sonuçta Dersim trajedisini edebi bir forma dökmeye çalışan Oruçoğlu’nun bu konuda daha önce yazılmış ve edebi değeri olmayan metinleri aştığı söylenebilir. Dersim trajedisi gibi sancılı ve zor bir konuyu toplumcu-gerçekçi bir üslupla işleyen Oruçoğlu, aşk ve cinsellik yüklü bir hikâyeyi de bu atmosfere eklemleyerek bir denge kurmak ister. Tarihi kişileri, kişiler arasındaki diyalogları, olayları romana aktarmakta başarılı olan Oruçoğlu, kurmaca kişileri ve olayları kurgularken bir takım sıkıntılar yaşar. Roman kişilerinin sürekli derin, hikemli ve felsefi ifadeler kullanmaları, hem kurgu hem kişiler hem de dil ve anlatım bakımından 1937-38 olaylarına dayananlar ile Yavan’ın bireysel hikayesinin kimi zaman eklektik durması dikkat çeken başlıca eksikliklerdir. Tüm bu eksiklerine rağmen Oruçoğlu, Dersim trajedisini -daha çok direniş boyutunu öne çıkararak- toplumcu-gerçekçi bir üslupla romana dönüştürmeyi başarır ve Dersim trajedisi bağlamında daha sonra üretilecek sanat ürünlerine bir kapı açar.
 
1.3. Modern Romanlar
 
Dersim trajedisini odağına yerleştiren önemli romanlardan biri de Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği (Perperık-a Söe) adlı yapıtıdır. Dersim’de 1937-42 arasında yaşananları bir kız çocuğunun muhayyilesinden yansıtan bu roman hem kullandığı modern romana has teknikler hem de Dersim trajedisini yansıtma biçimi bakımından kendisinden önceki Dersim konulu romanlardan farklı bir yerde durur. Dersim trajedisinin politik, kültürel, siyasi, sosyal boyutlarını göz ardı etmeyen Haydar Karataş, kimi yerlerde toplumcu gerçekçi romanın sınırlarında dolaşsa da çoğu yerde bunu aşar, modern romana yönelir ve Dersim trajedisini bir kız çocuğunun iç dünyasına yansımaları bağlamında daha çok düşsel, masalsı, oyunsu bir atmosferle harmanlayarak sunar.
Gece Kelebeği (Perperık-a Söe) esas itibariyle Gülizar adlı bir kız çocuğunun bakış açısından Dersim’de 1937-42 döneminde yaşananların anlatılmasına dayanan bir yapıttır. Romanda; açlıkla, sürgünle, ölümle, savaşla, hastalıkla, yoksullukla dolu bir süreç; masallarla, efsanelerle, mitolojik unsurlarla iç içe geçer ve suskun bir kız çocuğunun bilincinden damıtılır. Trajik bir masala, oyunsu bir drama, sessiz bir çığlığa dönüşen atmosferde, babası ve amcası başta olmak üzere çevresindeki birçok insanın öldürülmesine tanıklık ettiği için içine kapanan ve hiç konuşmayan Gülizar ile annesi Fecire Hatun’un hikâyesi yine Gülizar’ın anlatıcılığından takdim edilir.
Haydar Karataş’ın, annesinin bireysel hikayesinden yola çıkarak anlattığı yine annesine adadığı Gece Kelebeği (Perperık-a Söe), Bahtaryan aşiretinin ileri gelenlerinden Hıdır Efendi’nin eşi Fecire Hatun’la kızı Gülizar’ın 1937-38 dönemindeki olayların akabinde daha çok Hozat-Ovacık bölgesinde şahit oldukları trajik olayları anlatır. Romanın hemen başında Bahtaryan aşiretinin ileri gelenlerinden Sahan’ın ve Hıdır Efendi’nin öldürülmesinden bahsedilir. Sahan’ın ve Hıdır Efendi’nin öldürülmesiyle Dersim’in diğer bölgelerinde neredeyse tamamlanan sürgüne göndermeler bu bölgede yoğunlaşır. (s.15) Hıdır Efendi’nin eşi Fecire Hatun ile kızı Gülizar da bir taraftan sürgünden kurtulmak öte taraftan köylülerin aşiretin ileri gelenlerinden olmaları sebebiyle kendilerini istemeleri üzerine Fecire Hatun’un baba evi Ovacık’ın Zeranik köyüne gitmeye karar verirler. (s.21) Romanın kurgusu da Fecire Hatun ile kızı Gülizar’ın Hozat’ın Werozlar köyünden Ovacık’ın Zeranik köyüne gidip gelmeleri zarfında yaşadıklarının anlatılmasına dayanır.
Köylerinin yakılmasından ve sürgüne gönderilmekten korktukları için kızı Gülizar ile önceleri ormana sığınan Fecire Hatun, daha sonra kardeşi Kahraman Salih Bey’in köyüne doğru yola çıkar. Bir taraftan Dersim’de yaşanan trajedinin yarattığı acılara, yokluklara, ölümlere, sürgünlere tanıklık eden Fecire Hatun, öte taraftan kızı Gülizar’a “Gece Kelebeği” adını verdikleri bir bebek yapar ve onu avutmak için masallar anlatır. (s.18) Böylece kurgu masalla gerçeğin, doğayla acının, folklorla açlığın iç içe geçtiği değişik bir boyut kazanır.
Fecire Hatun ile kızı açlıkla, tehlikelerle dolu zorlu bir yolculuğun sonunda Kahraman Salih Bey’in Zeranik’teki evine varırlar. (s.23) Buradaki durum da pek farklı değildir. Kahraman Salih Bey’in evinde yaşlı annesi ve Ermeni tehcirinden kaçmış bir aileyle yaşayan Fecire Hatun ve Gülizar için sıkıntılı günler devam eder. Nitekim Erzincan’da dava vekili olan Kahraman Salih Bey’in getirdiği yiyecekler kısa zamanda tükenince açlık yine baş gösterir. Üstüne üstlük çekirge istilasının tüm ekinleri talan etmesi, büyük ninenin ölmesi ve Erzincan depreminden sonra burada yaşayan köylülerin geri dönmesi üzerine Fecire Hatun ile kızının Zeranik’te kalması imkânsız hale gelir. Çünkü erkek egemen bu toplumda kızların miras hakkı yoktur ve Fecire Hanım ancak kocasından kalan arazilere sahip olabilir. Böylece bu kez “askerin değil, geleneklerin sürgünü” (s.39) olur ve kızını da yanına alarak geri dönmek üzere tekrar yola koyulur.
Dönüş yolculuğu da Dersim trajedisinin gelenekle, doğayla, folklorla iç içe geçmiş panoramasının sunumundan başka bir şey değildir. Nitekim Fecire Hatun ile Gülizar, yakılmış köylerden geçerler, ormanlara sığınmış acılı insanlarla karşılaşırlar. Türkçe bilen birinin tercümanlığıyla Hıdır Efendi’den kalan tarlaların tapularını çıkarırlar. (s.52) Fakat Gülizar’ın halası babasından kalma tarlaları Fecire Hatun’a vermeyeceğini söyler, ona saldırır, Fecire Hatun’daki tapuları yırtar ve onları köyden kovar. Bir süre terk edilmiş civar köylerde kalırlar, bu sırada Fecire Hanım’ı köpek ısırır, uzun süre hasta yatar. Halası Gülizar’ı kaçırır, sonra Gülizar komşu kadınların yardımıyla annesine geri getirilir. (s.65) Uzun bir süre Dervişler köyünde yaşayan Fecire Hatun ile Gülizar devlet yetkililerinin de yardımıyla sonunda Werozlar’daki evlerini ve tarlalarını halasından alırlar. (s.147) Tüm Dervişler köylülerini de yanlarına alarak Werozlar’a yerleşirler. Gülizar’ın halası ise çocuğu ölünce teslim olur ve Çorum’a sürgüne gönderilir. (s.221) Fecire Hatun Doğık adında biriyle evlenir. (s.242) Babasının kesik başını gördüğü andan beri hiç konuşmayan Gülizar da babasının arkadaşı olan Hüseyin-ê Çöyder’in öldürülmesi üzerine konuşmaya başlar. (s.248) Köylülerin çoğu sürgüne gönderilir. Romanın sonunda Hüseyin-ê Çöyder’i ihbar eden Doğık, Fecire Hatun’un tüm tarlaların hileyle üstüne geçirir, Derman adında genç bir kadınla evlenir. Gülizar ise Ağa adında bir ozanla evlenmeyi kabul eder ve roman Gülizar’ın gelin alayıyla beraber Werozlar’dan ayrılmasıyla sona erer.
Gece Kelebeği’ni kurgusal anlamda çarpıcı kılan elbette bir taraftan Dersim trajedisinin çeşitli veçhelerini yansıtan yan hikâyeler ile toplumsal bir ağıta, sessiz bir çığlığa dönüşmesi öte taraftan dönemi bir kız çocuğunun bilincinde yansıtırken masallarla, efsanelerle, halk folkloruyla zengin, çoğul ve renkli bir anlatı iklimi oluşturmasından kaynaklanır. Bu bağlamda kurguya ulanan yan hikâyeler de oldukça çarpıcıdır. Örneğin Sahan ile Hıdır Efendi’nin yakın arkadaşı olan ve onların öldürülmesinden sonra dağlarda bir başına dolaşan Hüseyin-ê Çöyder’in ihanete uğraması ve sonra da öldürülmesi Dersim 37-38 sürecinde yaşanan olayların direniş boyutunu imler. Öte taraftan jandarmalar sesini duymasın diye kızını boğmak zorunda kalınca aklını yitiren, çırılçıplak dolaşan Haskar’ın trajedisi, Kolsuz Musa ile karısı Perhan’ın yoksulluğu ve çaresizliği, salgın hastalıklar, sürgün katarları, açlık manzaraları vb. epizotlar 1937-42 döneminde Dersim’de yaşananları tüm boyutlarıyla ortaya koyar.
Gece Kelebeği (Perperık-a Söe) romanının merkezinde Fecire Hatun ile Gülizar yer alır. Romanın kişiler kadrosu yan hikâyelerler ve çeşitli göndermelerle epey genişlese de esas olarak yazarın üzerine yoğunlaştığı roman kişileri bunlardır. Aynı zamanda anlatıcı işlevi taşıyan Gülizar ise romanın ana kişisidir. Roman da Gülizar’ın ailesine, çocukluğuna ve ilk gençlik dönemlerine dair yaşananların anı formunda anlatılmasından oluşur. Bu sebeple romanın kurgusu, aynı zamanda Gülizar’ın çocukluktan genç kızlığa uzanan bireysel hikâyesinin sunumudur.
Gülizar,  Bahtaryan aşiretinin ileri gelenlerinden Hıdır Efendi ile yine Ovacık ahalisinin güçlü ailelerinden birine mensup olan Fecire Hatun’un kızıdır. Babasının öldürülmesi üzerine sessizliğe gömülen Gülizar, tüm gördüklerini, yaşadıklarını, dinlediklerini adeta hafızasında biriktirir. Uzun süre adsız ve kimliksiz yaşayana Gülizar’a babasının hatırasına binaen onun annesinin adı verilir ve dayısı Kahraman Salih Bey tarafından getirilen nüfus memurları tarafından nüfusa kayıt edilir. (s.35) Fiziki özelliklerinden çok fazla bahsedilmeyen Gülizar, anlatıcı fonksiyonunun da etkisiyle kendisinden çok çevresinde olup bitenleri aktarır. Bu sebeple korkuları, sıkıntıları ve acıları gibi bireysel duygularını dış dünyanın gerçekliğiyle sentezler. Öte taraftan annesi ona anlatmak istediği şeyleri masal anlatıyormuş gibi “Gece Kelebeği” adını verdikleri oyuncak bebeğe anlatır (s.19) ki bu da yazarın Gülizar’ın enikonu bir çocuk olmasını ıskalamadığını gösterir.
Romandaki diğer önemli kişi Gülizar’ın annesi Fecire Hatun’dur. Fecire Hatun, aristokrat bir aileye mensup olmasına rağmen Dersim trajedisini tüm boyutlarıyla yaşamış bir kadındır. Nitekim kocası Hıdır Efendi ve kayınbiraderi Sahan ile ilk kocasından olan çocukları öldürülür, kızından ise haber alamaz. Ataerkil, feodal bir toplumda kendi ailesinden de gerekli desteği görmeyen Fecire Hatun, kızı Gülizar ile bir başına kalır. Bir taraftan kızı Gülizar’la hayata tutunma çabası öte taraftan yaşadığı acılar şüphesiz Fecire Hatun’da da bir travma yaratır ki Gülizar’a anlattığı masalların arasına sürekli ağıtlar ve yakarışlar sıkıştırır. Bu masallar, ağıtlar ve yakarışlar Gülizar’ı nasıl avutup, içinde yaşadığı sert geçekçi atmosferi sindirebilmesini sağlarsa, Fecire Hatun’a da içini dökme ve böylece psikolojik anlamda rahatlama imkânı verir. Fecire Hatun’un bir diğer önemli özelliği ise yazarın daha çok eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirdiği aristokratvari tutumlarıdır. Örneğin Fecire Hatun, Dersim trajedisinin köylülerle kendisi gibi feodal-aristokratlar arasındaki farkı ortadan kaldırmasından yakınır. (s.130) Yine kendisinden toprak isteyen Kolsuz Musa’ya toprak vermek istememesi, kocasından kalan tarlaları tapulatmak için askeri yetkililere başvurması gibi özellikler yazarın Fecire Hatun şahsında aristokrasiye-feodaliteye yönelik eleştirileri olarak değerlendirilebilir.
Romanda olay zamanı 1938-45 arasındaki süreçtir. Gerçi son bölümde anlatıcı işlevini Gülizar’dan devralan yazarın Gülizar’ın evlenmesini de anlatması, olay zamanını birkaç yıl daha uzatır fakat olayların yoğunlaştığı dönem 1938-42 yıllarıdır. Bu yönüyle Dersim 37-38 sürecine odaklanan romanlarla paralellik gösteren eser, zamanı ele alması, yansıtması bakımından farklılıklar arz eder. Her şeyden önce kahramanın bilincinden yansıtılan anı formundaki romanda, bir dış dünyanın somutluğuna dayanan gerçekçi zaman; bir de Gülizar’ın masallardan, efsanelerden kotardığı ve onun hayal dünyasına göre şekillenen içsel zaman vardır. Romanın dış gerçekliğe dayanan zamanı, o süreçte yaşanan önemli tarihsel olaylara atıfta bulunarak hatırlatılır. Örneğin Bahtaryan aşiretinin ileri gelenlerinden Sahan’ın öldürülmesi, çekirge istilası, Erzincan depremi, Seyit Rıza’nın idam edilmesi, II. Dünya Savaşı, sürgüne göndermeler vb. olaylar tarihsel gerçekliğe dayanır. Gülizar’ın bilincinde var olan diğer zamansal düzlem ise masallarla, efsanelerle, halk folkloruyla, doğayla, mitolojik unsurlarla örülü muğlâk, eklektik ve oyunsu bir hal arz eder. Nitekim Gülizar gerek babasının gerek annesinin ilk eşinden olan çocuklarının ölümünü zamandan ve mekândan soyutlayarak masal gibi anlatır. Yine kurguya eklemlenen masallar, efsaneler, doğaya ve inanışa dair bir dizi enstantaneler de (cem töreni, gağand, Düzgün Baba’ya yakarış vb.)  içsel bir zamansal düzlemi imler.
Yazarın mekânları betimlemesi ve anlamlandırması zaman konusundaki tutumundan pek farklı değildir. Bir taraftan Dersim trajedisinin en yoğun yaşandığı Ovacık ile Hozat arasındaki bölgede yer alan Zeranik, Werozlar, Deşt, Garipuşağı, Dervişler vb. gibi yerleşim bölgelerinden öte taraftan Fecire Hatun’un masallarında hayat bulan bir sürü dağ, taş, yatırdan bahsedilir. (s.113) Düşsel mekânlarla gerçek-somut mekânları iç içe anlatan Karataş, Olbeg Bey’in konağı (s.10), Kahraman Salih Bey’in Zeranik’teki evi (s.24), Deşt’teki askeri binalar (s.49) gibi özel mekânları da betimler. Yine Dersim coğrafyasının doğallığını, sarplığını, çetinliğini acıyla, ölümle, sürgünle, açlıkla, halk kültürüyle, mitolojiyle birlikte sunan yazar, mekânların arka planında yer alan tarihsel, kültürel, sosyal ve siyasi atmosfere dikkat çeker.
Gece Kelebeği, ilk roman olmasına rağmen dil ve anlatım konusunda belirli bir seviye yakalamış gibidir. Bilinçakışı ve içmonolog gibi anlatı tekniklerini bilen yazar, olayları bir kız çocuğunun algısından yansıtırken onun ifadelerine, bakış açısına, algı düzeyine, kültürel birikimine önemli oranda sadık kalır. Özellikle acıların, ölümlerin, açlığın, sürgünlerin bir çocuğun saflığıyla anlatılması, okurun tüm bu trajik olayları daha rahat hazmetmesini sağladığı gibi tarihsel gerçekliğin sanatsal bir forma dökülmesine de olanak yaratır. Nitekim babasının ölümünü “(b)abam vurulmuştu. Amcam Sahan gibi, başını kesip götürmüşlerdi.” (s.15) ifadelerle sanki sıradan bir olaymış gibi anlatır. Yine Ermeni kızı Meri’nin anlattığı şehir kavramını Deşt köyündeki askeri lojmanlarla özdeşleştirmesi (s.49), Cem töreni için “Cem tutulduğu zaman insan turna kuşu gibi kanatlanıp uçarmış. Bir de, turna kuşu sadıkmış. Kerbela yasını bir tutan oymuş.” (s.220) demesi, güneşin batışını “güneş bir sarardı, bir kızıl mora çaldı. Bizi bırakıp gitmek istemiyormuş gibi bir süre öylece durdu, sonra yavaş yavaş Balıkan Dağı’nın arkasına saklandı.” (s.117) sözleriyle betimlemesi yazarın bu tarz bir anlatımı bilinçli bir biçimde kullandığını gösterir.
Gece Kelebeği, dil konusunda da anlatılan döneme, coğrafyaya, kültüre, tercih edilen anlatı tekniklerine genel olarak uyumludur. Özellikle diyaloglarda Dersim toplumunun günlük yaşamda kullandığı ağız özellikleri, Türkçe, Zazaca, Kürtçe karışımı ifadeler bir arada kullanılır. Yine Hıdır Efendi’nin ölümü, açlık, sürgün, cem töreni, yatır ziyaretleri gibi önemli olaylar, anlatıcı konumundaki Gülizar’ın bilinç düzeyine uygun tümcelerle ifade edilmeye çalışılır. Nitekim Gülizar babasının vurulması hakkında “(t)rrrrrrrrt, takır takır, trrrrrrt, ardından tır tır tır, uvv, tırrt, uvv, silah sesleri tüm köyü inletiyor, konağın camları zangır zangır titriyordu.” (s.14) der. Ermeni kızı Meri’nin anlattığı şehrin hayalini kurarken de içinden “(a)t arabalarının tekerleklerinin taş kaldırımlarda yankılandığı, at nallarının birbirini kovaladığı o güzel köye gitseydik.” (s.105) diye geçirir. Fecire Hatun’un verdiği bir kuzuya karşılık kocasından kalan tarlaların tapusunu çıkarması da “(s)onuçta benekli, alnında akıtması olan kuzumuz gitmiş, yerine beyaz, kırmızı mühürlü, annemin diğer önemli kâğıtları gibi göğüs çatalında sakladığı bir kâğıt gelmişti.” (s.52) tümcesiyle ifade edilir. Romanda yer yer anlatıcı konumundaki Gülizar’ın sesini bastıran yazarın tümcelerine de rastlanır. Örneğin “(i)nsanlardan ne kadar kaçarsak, hayatta kalma şansımızın o kadar fazla olacağını biliyorduk.” (s.21) tümcesi yazarın bilinç düzeyine daha uygun bir ifadedir. Yine masallar hakkında söylenen “(r)üzgarı konuşturan, yıldızlardan ışıklar yapan, yılanları sığındıkları deliklerden çıkarıp konuşturan, ölü ruhlara can veren, katı yüreklere merhameti gösteren efsunlu kelimelerdi onlar.” (s.199) gibi ifadeler Gülizar’dan çok yazarın bakış açısını yansıtırlar ve romanın dil bakımından en yetkin örnekleri arasındadır.
Sonuçta Dersim trajedisini bir kız çocuğunun bakış açısından yansıtan Haydar Karataş, kullandığı teknikler bakımından kendisinden önceki yazarların birikimlerinden yararlanmakla birlikte özgün bir metin üretmeyi başarır. Dersim trajedisinin politik, kültürel, siyasi, sosyal boyutlarını göz ardı etmeyen Haydar Karataş, kimi yerlerde toplumcu gerçekçi romana yaklaşsa da özellikle kullandığı anlatı teknikleriyle modern romana yönelir. Dersim’in coğrafyasını, tarihini, kültürünü, sosyolojik yapısını iyi bilen Karataş, bazı eksikleri olmasına rağmen Dersim trajedisini; düş, masal, oyunsu bir atmosferle harmanlayarak sunan sanatsal bir metin ürettiği gibi ilk kuşak Dersimli yazarların duygusal yaklaşımlarını, roman tekniği ve dil konusundaki acemiliklerini de aşar. Böylece Dersim’e dair üretilen sanatsal dağarcığa önemli bir katkı yapar.
 
Sonuç
Dersim trajedisinin hemen her enstantanesi sanatsal bir öz taşımasına rağmen gerek olayın yakıcılığı gerekse yarattığı toplumsal travma, bu özün sanatsal bir formda ifadesini zorlaştırır. Öte taraftan olayın politik, sosyal, kültürel ve toplumsal boyutu, yaşananların romana istenilen oranda yansıtılmasına ket vurur. Bu önkabullere karşın –yeterli sayıda olmasa da- Dersim trajedisi bağlamında bir dizi romanın yazıldığını ifade etmek gerekir. Tüm sıkıntılara karşın üretilen bu romanlar ise politik, toplumcu-gerçekçi ve modern başlıkları altında tasnif edilebilir. Daha çok Dersim trajedisi döneminde doğmuş ilk kuşağa mensup yazarlar tarafından kaleme alınan politikromanlarda, roman sanatının temel öğelerinden kurgu, anlatıcı, mekân, zaman, dil-anlatım gibi unsurlara pek dikkat edilemez. Tıpkı ilk Tanzimat romanlarında olduğu gibi anlatım kesilerek okura doğrudan seslenilir. Daha çok yaşanan trajediye ilişkin yazarın politik fikirlerinin ajitatif bir dille anlatılmasına dayanan bu metinler, edebi açıdan pek bir değer taşımaz. Dersim trajedisine odaklanan ikinci roman tipi ise daha çok sol tandanslı yazarlar tarafından kaleme alınan toplumcu-gerçekçi romanlardır. Dersim trajedisinin direniş boyutunu öne çıkaran bu eserler, belirli bir düzey tutturmasına rağmen kimi yapısal problemler taşır. Dersim trajedisini yansıtan romanların üçüncü tipi, avangart örneklerini veren modern romanlardan oluşur. Daha çok üçüncü kuşak Dersimli yazarlar tarafından üretilen bu metinlerde, hem Dersim trajedisinin daha soğukkanlı ele alındığı hem de modern ve modern sonrası romana ait tekniklerin kullanıldığı söylenebilir.
Sonuçta Dersim trajedisinin tüm yönleriyle açığa çıkarılması, daha nitelikli sanat ürünlerinin oluşması için daha çok ve farklı türlerde romanlar yazılmalıdır. Sadece romanının da değil filminin çekilmesi, şarkısının bestelenmesi, resminin yapılması, tiyatrosunun sahnelenmesi, heykellerinin yontulması elzemdir. Çünkü tarih boyunca büyük trajedilerin, katliamların, acıların ve savaşların insanlığın vicdanında yer etmesinde, mağdurların durumunun anlaşılmasında, bu tür süreçlerin tüm yönleriyle aydınlanmasında ve yaşanan acılara karşı bir duyarlılık oluşturulmasında sanatın çok önemli bir işlevi vardır.

 

 

Kaynaklar

Bir Dersim Hikâyesi, (Der. Murathan Mungan), Metis Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2012.

Herkesin Bildiği Sır: Dersim, (Der. Şükrü Aslan), İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2010.

IŞIK Haydar, Dersimli Memik Ağa, Belge Yayınları, İstanbul 1990.

KARATAŞ Haydar, Gece Kelebeği Perperık-a Söe, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2011.

ORUÇOĞLU Muzaffer, Dersim, Babek Yayınları, İstanbul 1997.

 

 



· Yard. Doç, Dr., Yüzüncü Yıl Üniversitesi, [email protected]

[1] Der. Şükrü Aslan, Herkesin Bildiği Sır: Dersim, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2010, s.13.

[2] Haydar Işık, Dersimli Memik Ağa, Belge Yayınları, İstanbul 1990. (Makalemizdeki alıntılar eserin bu baskısındandır.)

[3] Muzaffer Oruçoğlu, Dersim, Babek Yayınları, İstanbul 1997. (Makalemizdeki alıntılar eserin bu baskısındandır.)

[4] Haydar Karataş, Gece Kelebeği Perperık-a Söe, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2011. (Makalemizdeki alıntılar eserin bu baskısındandır.) 

Etiketler:        

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş