Makaleler

Geleneksel zulüm yerini ideolojik zalimliğe bırakmıştı...

 Doğuya Yolculuk l. 

 

 

Brno Prag’dan sonra Çek Cumhuriyeti’nin en büyük ikinci şehri. Arabayla Viyana’ya iki saat mesafede. Salı öğle gibi geldim Brno’ya. Viyana havaalanından beni alan şoför yol boyu, geldiği Beyaz Rusya’yı anlattı durdu. Almancayı on yıl kadar yaşadığı Viyana’da öğrenmiş. Kaç çocuğu olduğunu, eşinin nereli olduğu gibi soruları ise ben sordum. Ona göre Brno Prag’dan daha güzel bir şehirdi. 

Bugün üçüncü günüm bu şehirde,  sabah Çek Ulusal Tiyatro başkanı Michael Docekal şehri gezdirdi. Bir kameraman grubu kah önümüzde kah arkamızda kaldı. Michael gibi işini bilen biriyle şehri gezmek başka bir şey. Michael bazen eski bir duvar kalıntısı dibinde durdu, bazen bir binanın tarihini, bilmem  zamanın hangi evresinde ne amaçlı kullanıldığını anlattı. Brno yaşayan bir tarih, orta çağdan günümüze kadar gelen binaları, meydanları var. Her şey güzeldi güzel olmasına, komünizm zamanına dair de pek çok sorular sordum ve derken, Michael,  “hadi bakalım tiyatro bitti, şimdi gerçek hayata gidelim” der gibi önüme düştü ve usulca, 

“Şimdi sizi şehrin çingene mahallesine götüreceğim...” dedi.

Adımlarımız hızlandıkça sokaklar değişti, düzgün sokak ve binaların sülieti birbirine girdi, sanki bir balo salonundan çıkmışım da hızlı adımlarla geç kalmış hayatımı yakalamaya gidiyordum.  

Oradaydı, devasa koca bir ölü gibi boylu boyunca yatıyordu. O kadar büyüktü ki, Brno çingene mahallesinin yarısını işgal etmiş bir canavara benziyordu.  

“Burası,” dedi, “işte seninle çekim yapacağımız, cezaevi...” 

Ama bu olmaz, diyemedim. Yönetmen kadın çoktan kapının önünde bekliyordu bile. Tercüman kıza baktım, yirmi yaşlarındaydı. Sordum meğer Türkçe’ye Kafka çevrilerini de yapan çevirmen Tevfik Turan’ın kızıymış.  Derin bir nefes aldım. Tercüman siyah, uzun bir elbise giymişti. 

Demir kapılar açıldı, tarihin ruhuna yürüyormuşum gibi içeri sızdım. Tanrım ne garipti Buca cezaevi desem Buca Cezaeviydi, Yozgat desem Yozgat’tı ama aynı zamanda hiç birine benzemiyordu... Hücre kapılarının tamamı açıktı, neredeyse her bölümde ölmüş kuşlara denk geldim. İlk anda bazen insanın burun deliklerini kıran bu ölü kuş kokusunu anlayamadım. Meğer açık bir pencereden, bir kapıdan içeri giren kuş yol bulamazmış dışarıya çıkmaya. Yolunu şaşıran kuşlar bu kör duvarlar arasında dönüp dolaşırmış, sonra nefessiz kalıp ölürlermiş... Kendi kendime hala öldürüyor, dedim. Hala yolu bu hapislere düşen bir daha çıkamıyor... kanadınız olsa dahi... Yürüdük, komünizm zamanında eklenmiş bölümlere geldik. 

Michael, 

“Çek Cumhuriyeti komünizm zamanında kadınların da idam edildiği tek ülkeydi...” dedi. Bilmiyordum. İdam edilen kadın yüzlerini gördüm desem inanır mısınız? Şaka değil, kurgu değil gördüm. Hepsi oradalardı hala...

Burası Spielberg cezaevi, adını üstündeki Spielberg tepesinden alırmış. Hapishanenin geçmişi 1600’lü yıllara kadar gidermiş. Ancak en feci yıllarını Komünizm zamanında yaşamıştı. Çeklerin büyük şairi Jan Zahradnicek bu hapishanede on üç yılını geçirmişti. Zaten beni bu hapishaneye getirmelerinin esas nedeni de buymuş. Hayat hikayem ile onu birleştirerek anlatmayı düşünmüşler... Jan Zahrandnicek’in  yazdığı şiir defterine cezaevi idaresi el koymuş ve Çekce dilinin ruhunu yansıtan bu şiir defteri hapishane depolarında tam  yetmiş yıl sonra bulunabilmiş. Dile kolay. 

 Bu hapishanede yaşayanların çektikleri öylesine açıktı ki, üstüne söz söylemeye gerek yoktu. Zahradnicek hapiste geçirdiği bu on üç yıl süresi içerisinde dışarıdan haber alamadığı gibi içeriden de dışarı haber verememiştir. İki kızının öldüğünü dahi hapisten çıktıktan sonra öğrenecekti. 

Yürüdük, merdiven indik, merdiven çıktık, koridor döndük ve hapishanenin içinde duvarda devasa bir tankın belirdiği, üstünde orak çekiçli bayrakların dalgalandığı bir yere geldik. Durduk. Burası tanrının öldüğü yerdi. Kilise olmasına kiliseydi, ama bu tank ve kızıl bayraklı muhafızların ne işi vardı bu duvarda? Duvarların kimi yerlerinde sıvalar dökülmüş ve çarmıha gerilmiş İsa, Meryem ve haç izleri ortaya çıkmıştı. 

Meğer hapishane duvarlarının içine saklanmış bu kiliseyi ta Ortaçağ’da bu hapishanede yatan mahkumlar yapmış. ‘Tanrılarına’ ait evini öylesine güzel yapmışlardı ki, sıvaların altındaki resimleri de dahi onlar çizmiş, ancak Komünizm gelince dini semboller kalın bir sıva ile kapatılmış. Sanırım güçlüyüz, gücümü tanımazsan bu tankla seni ezerim diyen bir tank resmini getirip kilise duvarının orta yerine yerleştirmişlerdi. İdeolojik çılgınlık işte, kendince tanrıyı öldürmüş cehennemi yeryüzüne indirmiş. 

Ama neden diye kendi kendime sordum durdum. İnsan nasıl böyle kötü olabiliyordu. 

Bu hapishanede yatanların evlerinde gizli ibadet edenler, birbiriyle dini konuşmalar yapanların  ağırlıkta olduğunu duyunca güldüm...

 Tabii ya boş yere Franz Kafka dönüşüm kitabını yazmamış. İnsanı böcek gören bu tanklara sadece yalvarmak lazımdı, tanrıya yalvarır gibi...

İyi de bu ölüyü neden gömmüyordu bu şehir. Ne olacaktı bu devası yapı? Çok büyükmüş ve ne yazık ki, bunu dönüştürebilecek bir kaynak bulmak da epey zormuş. Yıksalar bir tarih yok olup gidecek. Jan Zahradnicek’in şiirlerini toprağa gömmek gibi bir  şey bu. 

Yıllar sonra beş saat Brno hapishanesinin koridorlarında dolaşıp durdum. Her hücreyi ziyaret etmek, her acıya dokunmak istedim ama bunun mümkünü yoktu. 

Arkamda ölü kuşları, yıkılmış duvarları bıraktım sokağa çıktım. Yağmur yağıyordu, 

“biri beni tutsun,” diye bağırmak istedim... Yürümek ne kadar da zordu. Otel odama kendimi attım. 

Tanrım bana bu kötülüğü nede yapıyorsun, dedim. Tavana daldım,  bir örümcek fark ettim. Açık pencereye doğru ağ attı, nasılda çalışkandı, nasılda usta. Biliyordu birazdan açık pencereden gelecek kelebeği. Gördüm, bütün gözlerimle gördüm. Kanatları maviydi, kadifemsi tüylerini dahi gördüm, örümceğin ciğerini nasıl söküp aldığını da...

Gözlerimi kapattım. Oda kapısının usulca açıldığını, genç bir kadın elinin yüzümde dolaştığını fark ettim. Rüya dedim... 

“benim dedi kız..., “ demedi elbet ama öyle dediğini duydum, sil gözyaşlarını dedi, işte hayat denen o şey benim, buradayım... Koluma girdi beni okuma salonuna götürdü. Yolda, 

“hücrenin birinde ağladınız, “ dedi, “gördüm.” 

 

Ertesi gün , yani bugün bu Wroclaw trenindeyim, doğuya, daha doğuya gidiyorum. Trenler eskiyor, toprak daha bir kuruyor... geleneksel zulmün yerini ideolojik zulmün aldığı kara topraklara gidiyorum... umut nasıl da burada toprağa gömülmüş. Nasıl da zalim ve nasıl da insanı dilsiz bırakıyor. 

 

19. Temmuz 2018 Perşembe

Etiketler:    

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş