Makaleler

Hızır Yaşlı Nenemdi!

Hızır dendi mi ben, yaşlı nenemi hatırlarım. Bir tepenin yamacına konmuş, üç hanenin orta yerinde, üstünde bacası tüten küçük bir kulübesi vardı onun.

Üç oğul, yirminin üzerinde torunu arasında yaşardı. Biz ona Pirke diye seslenirdik. Bazen de kızdırırdık, hoşumaza giderdi bastonuna sallaması.

 

Pars toplardı. Yaz günleri sabahları evinden çıkar, akşamları küçük heybesine doldurduğu yiyecekleriyle geri gelirdi. Bu pars toplama onda bir alışkanlık hali almış gibi görünse de, sahiden de fakirdi. Henüz yirmili yaşlarındayken, kocasını bir kavgada yitirmişti. O büyük ölüm anında çocuklarını almış Bend ormanında sır olmuştu.

 

Çok güzel masallar anlatırdı. Yaşlandıkça utanır oldu, oğullarından uzaklaşıp torunlarına yaklaştı. Oğulları mal mülkü paylaşmış, ona bir keçi ve bir ceviz ağacı vermişlerdi. Ceviz ağacını beklerdi, ağaca karga gelse söylenir:

„anam bula bula benim ağacı mı buldun?“

Ama buluyordu, köyün üçyüz dörtyüz keçisi arasında kurt bula bula onun keçisini bulmuştu.

Size anlatacağım bu hikaye, hem Dersimlilerin en büyük bayramı olan Hızır’ı ve hem de nenemin hayatını anlatır.

 

Bizim evlerimiz pek çok Dersim evi gibi iki katlıydı. Kesme taşlardan yapılmış evin alt katında keçi ve koyunlarımız kalırdı. Önünde, Kuling vadisini kanatları altına alan kocaman bir çardak balkonu vardı. Böyle ferah, ta haydaran dağları görünürdü bu çardaktan. Hani insan kafasını Kuling kayalığından şöyle bir eğse, Laç deresinin dibine düşer sanırdı. Sıncık ve Gola Ostoro Dağın’dan kapup gelen dereler, yüksek kaya silsilelerini geçerek, batıdan gelip Laç Deresi’nin yüzmetre aşağısında Munzura dökülürdü.

Evlerimizin ön çephesi böylesine kanatlanmış uçuyorken vadiden aşağı, Gola Ostora dağına açılan arka kapı bir o kadar karanlıktı. Kışın karlar kapatır, bahar aylarında ise, gök gürlemeleri, dağlardan kopup gelen sel ve kar sularının gümbürtüsü kapıyı devirip içeri girecekmiş gibi bir hali vardı. Bu kapıdan hep korkardım.

 

Kışın yağan karın, bu kapımızı defalarca kapattığını hatırlarım. Babamın anlattığı masal adamlarının bu kapıdan eve girip çıktıklarını da hayal ederdim. Aslında bu arka kapının beni ürkütmesinin asıl nedeni; arka oda dediğimiz yiyeceklerin, yani un, bulgur, şeker, yağ, peynir, ceviz, dut, erik, elma ve armut kurularının bulunduğu yerin bu odada olmasındandı da. Ne vakit, arka odada saklanmış bu hazineden birşeyler araklamaya kalksam uğuldayan bu kapıyı düşünür, kapı üzerime devrilir diye ödüm patlardı. Benden bir kaç yaş küçük olan kız kardeşime yalvarırdım. Ama o:

 

„Ben karışmam Heydo anneye söylerim!“ Hay allah, her gün bu tehtit ve dırdırı duymak can sıkıcıydı. Gene de bir yolunu bulup bu odaya dalar, o envai çeşit torbalara elimi daldırır birşeyler ceplerime doldururdum.

 

İşte ben Hızır denen şeyle böyle bir kış günü, evimizin arka odasında karşılaştım desem inanır mısınız? Gağand’ı (Dersim’de yeni yıl)geride bırakmış, Hızır ayına girmiştik.

 

Hızır günü yemekler yapar, çoluk çocuk Haçeli mezarlarının bulunduğu tepeye giderdik. Bu mezarlık sonradan bozuldu ya, ama gene de ben size tarif edeyim: mezarlık  tarlaların içinden başlar bir tepeye doğru tırmanmıştı. Bir tepeye tırmanmış bu mezar taşları arasında boynuzları burgulu koç heykelleri, mezar taşlarına işlenmiş şah maranlar, yıldızlar, güneş figürleri vaardı. Bu tepeyi görünce, buralarda ne çok insanın yaşadığını fark ederdinizi, oysa köy artık yok olma ile yüzyüzeydi, beş altı hane kalmıştı, bu hayattan geride.

 

Hızır günü köy ahalisi, evlerinde yaptığı yiyecekleri, helvalar, gömmeler, yağlı ekmekleri alır bu tepeyi tırmanarak, iki kara kavak ağacının bulunduğu yere gelirdik. Eline birşey alan bu iki ulu kavak ağacının yolunu tutardı, Usuv Ali, karşıdan Ali Ekber, Sebrahim, Albıra, Alkadır, Seyd-e Hese Hul, daha kimler kimler, amcam Doğ-e Memiş.

 

İşte bu karakışların birinde annem Hızır yemeği yapma hengamesi yaşarken, ben fırsat bu fırsat arka odanın yolunu tututum. Arka odanın kapısını büyük bir sessizlikle açtım, ayak uçlarına basarak, tuz çuvalının üstüne çıkıp elimi en çok sevdiğim erik kaklarının olduğu torbaya daldırmıştım ki, hep uğuldadığını, beni bir gün yakalayacak korkusuyla baktığım Gola Ostora Dağ’ına açılan o ürkütcü kapı bir insan gibi inlemeye başladı. Elim öyle torbanın içinde kala kaldı. Nefesim dahi durdu sandım! Sonunda yakalamıştı beni, anneme sesleniyordu:

 

„Ahh,“ diyordu, „ah anam, Gule!“ ses o kadar zayıftı ki, dışarıda uğuldayan tipinin sesine karışıyordu. Oturma odasına nasıl geldim hatırlamıyorum. Gelip sobanın yanına oturdum, kız kardeşim bekliyor, cebimden birşeyi çıkarıp ağzıma atacam diye. Yalvaran gözlerle ona baktım:

„Paşam gel arka odaya gidelim,“ dedim. Yok, çok inatçı kız, gelmedi. Annemin yaptığı Hızır yemeğini izlemeye koyuldum. Iyisi annemi o arka odaya göndermek, kapıya yaslanmış inleyen Hızırı içeri almaktı.

 „Daye, sana tuz lazım değil mi?“

Yok, değilmiş! Hayır bizim o kapı inliyordu, biri gelmeliydi, ama kimi kanadırabilirdim ki? Hayvanlara ot veren ablam geldi. Bu Paşa zaten oldum olası benim hep tersime giderdi. Ablamı görür görmez heyecanla:

„abla arka odada kurbesık var“ dedim. Kurbesık, bir vaşak türüydü. Yaban kedisinden daha iri bir cüssesi vardı. Mezar filan kazar, bazen hayvanların ahırına dahi girerdi.

Çok severdim bu ablamı, elimden tuttü:

 „Gel bakayım o kurbesık’ın kulaklarını çekeyim“ Sandı bir şey istiyorum. Arka odaya gittik. Kapıyı göstererek, „burda“ dedim. Açtı ve kapının arkasına devrilmiş nenem, kapının açılmasıyla bir kar yığını ile içeri düştü. Hızır günü için pişirdiği helvası dökülmüş, bileği kırılmıştı.

Annem koştu geldi. Şaşkındım. Bir çocuk gibi titriyor, havada sallanan bileğine değil de, Hızır için pişirdiği, dökülmüş helva tepsisine ağlıyordu.

„Döküldü,“ dedi,  „ayağım kayınca döküldü.“

Babam geldi, o da kızdı:

„Nedir, senin bu telaşın, kim mezara gitti seni unuttu, hele bir dur!“ sonra üzüldü, annesinin bileğini eline alıp sıcak suyla ovdu. Keçi kılına yumurta kırdı, bileğini sardı. Oğlu bileğini sararken, nenem söylendi.

Hızırdı,  mezarlığa bir şey götürmeliydi. Babam kendi eliyle, nenem için yeniden helva yaptı. O yaparken, nenem sağlam eliyle suyu döktü, şekerini kendisi ayarladı, tattı.

„yağı az“ dedi.

 Ikindi üzeri, mezarlığa gitmek için yola koyulduk. Neneyi sırtına aldı oğullar, bir babam, bir diğer amcalarım.

Vardık kara kavak ağaçlarına. Halka olduk, yukarıdan telaşla Hıdır amca, irili ufakalı çocukları, babası Seyd-e Hese Hul geldi. Ne güzeldi, iki ağacın etrafına halka olduk. Yemek tepsileri, lokmalar orta yere kondu. Köpeklerimiz, kediler onlar da günün önemini biliyorlarmış gibi durdular sahiplerinin yanında. Mumlar yakıldı, herkes içinden geldiği gibi dualar etti.

 

Ölmüş yakınların mezarı ziyaret edildi. Ve getirilen yemekler küçük parçalar halinde dağıtılmaya başlandı. Sadece bize değil, o ulu kavak ağaçlarının çatalına, mumların yakıldığı yere de bırakıldı. Köpek ve kedilere de verildi...

 

Her Hızır günü, Zürich şehrinin mezarlığına giderim. Bu mezarlıkların bekçileri, mum yakanları dua okuyanları var. Ne acı derim kendi kendime, ne büyük keder bu böyle. Politikanın diline düşmek istemem, ama bu ne büyük bir yok olma.

 

Benim için Hızır, o soğuk kış günü yola düşmüş ninemdi. Biz ona Pirke derdik. Kolu kırılsa dahi, ölmüş atalarına saygı için mezarlığın yolunu tutan, ölülerimizin huzuruna boş elle giderim diye ağlayan Pirke! Ya sizin? Sahi, ziyaret etmeyeli ne kadar zaman oldu ölmüş bir yakınınızın mezarını?

 

Varsın bu sürgün uzun olsun, varsın yasak olsun o topraklar. Ben her yıl hızır günü Zürich mezarlığına giderim. Bu babamın mezarı, derim işte ninem. Seyd-e Hese Hul’in mezarı da bu olsa gerek... sayıyorum...

 

Hatırlamak eski bir gelenekmiş, eski Mısır’dan da evel. Hızır günü, rivayet o dur ki, ölmüşler ve yaşayanlar bir araya gelirlermiş. O gün, sofrada bir tabakta ölenlerin ruhları için konurmuş. Maksat, hatırlamak, gönlünü almaktır. Dersim’de Hızır ayı boyunca, ölmüş insanların ruhları hatırlanırdı, yemek yaparken, ekmek yapılırken, her ölen için annem ağzını kıpır kıpır kıpırdatır, ölenlerin ruhları için ateşe tuz atılırdı.

 

Hızır, eski Mısır’da yani, tanrı insandan ve doğadan koparılmadan evel olduğu gibi, bu ay hatırlanırdı. Hızır ayı sadece gönül alma mıydı? Hayır o bunun yanıda bir de sevgi ayıydı.

 

İyisi burada bitirmek, onun neden sevgililer günü olduğunu, yani şu batılıların 14 Şubat Sevgililer Günü denen şeyin nasıl kutlanadığını bir başka zamana bırakayım. Hızır gönül alma ayıdır. Ben kaç kez nenemin gönlünü aldım. O karlı mezarlık yolundan, koluna girip evimize kadar yürüdüm.

 

„Hatırladın mı nene, o Hızır günü ayağın kaymıştı da düşmüştün.“

„Hatırlamaz olur muyum milcan!“

 

Haydar Karataş,

Zürich

Bu öykü, 30.01.2010 tarihinde Öteki İsviçre dergisinde yayınlanmıştır. 

www.oteki.ch

 

Etiketler:    

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş