Makaleler

Kassel Üniversitesi Dersim ve Yahudi Edebiyatı

Almanya Kassel Üniversetisi bir süredir, sürgün ve tehdit altında yaşayan yazarların edebiyatını konu alan bilimsel bir çalışma yürütmektedir. Bu çalışmada  Türkiye’den Prof. Dr. Turgay Kurultay’da yer almaktadır.  

 

Turgay Kurultay’ı pek çok kişi çevirilerinden bilir. O da şu meşhur imza atan akademisyenler grubundan, yani devlet ondan davacı! Mahkemesine gidip geliyormuş... 

 

Kurultay, iyi bir çevirmen. Türkçe'ye kazandırdığı pek çok çeviri kitabı var ancak bu kitapların içinde biri var ki daha önemli...  Peter Weiss’ın “Direnmenin Estetiği” 

 

Turgay beyle Cuma akşamı buluştuk ve kısa bir şehir turu yaptık. Devasa meydanları, akan çeşmeleri geride bırakıp Kassel yazlık sarayının kurulduğu vadiye kadar yürüdük. Bu yürüyüşte Prof. Kurutlay’ın önünden geçtiğimiz her binanın tarihini, her müzenin hikayesini, vadileri, tepelere varana kadar en küçük ayrıntısına kadar bilmesi beni şaşırttı. İyi bir kültür adamıyla yürüdüğümü fark ettim, iyisi bunun hazzını çıkarmak, daha fazla dolaşmak dedim.. Onun Kassel’e benim gibi misafir olarak bulunduğunu göz önüne alırsanız, varın ne demek istediğimi siz düşünün...

Grimm kardeşlerin müzesinin önünden geçtik. Müze ateş tuğladan yapılmış ve ikinci dünya savaşını az zararla atlatmış binalardan biri. Neredeyse her akşam Grimm kardeşlerin derlediği o güzel masallardan birini Hanna ve Pia’ya okurum. Grimm kardeşlerin hikayeleri okuduğum yatılı okulun kütüphanesinde de vardı. Gerçi onlar hangi eve girmemiştir ki, “Kırmızı Başlıklı Kız”ı, “Yedi Keçi Yavrusu ve Kurt”un hikayesini, “Bremen Mızıkacıları”nı bilmeyen var mıdır? Daha ne güzel masalları var ve derken birden, 

“Aa aa, bu ne hocam?” demekten kendimi alamadım. İki minnacık heykel, tabure büyüklüğünde bir taşın üstüne çıkmışlar ve sanki bir köy meydanındalar! Hele boyları, aha bir karış kadar derler ya öyle mini minnacıklar. Çocukların boyu kadar ve çocuk cüssesi kadarlar. Kardeşlerden biri köy meydanına toplanmış çocuklara masal okuyor, diğeri kardeşine sokulmuş sayfaları takip ediyor. Eh masal toplamak kolay mı, olur da bir satır atlar, göz kayar, ses düşerse, okuyan kardeşi  takip eden diğer kardeş müdahale etsin...  

“Hocam hiç selfi çekmedim hayatım da, Grimm kardeşler için selfi yapalım,” dedim.  Grimm kardeşlere ayıp olmasın diye eğildik  bu küçük heykelcik insanların önünde ve fotoğraf çektik... 

 

 

Kassel Üniversitesi’de İkinci Dünya Savaşı Edebiyatı ve  Dersim Edebiyatı! 

 

Aslında benim yazdığım Perperık-a Söe/Gece Kelebeği Türkçe edebiyattır, ancak beni takip edenler bilir, ben edebiyatı ulusal bir dil içinde gören biri değilim, edebiyat coğrafiktir. Bunun için sık sık Cengiz Aymathov’u örnek veririm, Rusça yazardı ama ona Kırgız yazar denir. Kırgız kültürünü, destanlarını Rusçada dile getirdi diye asla Rus yazar olmadı. Yani Diyarbakır’ı İngilizce yazsanız o İngilizce edebiyat olmuyor... 

Cumartesi günü Kassel Üniversitesi’nin Dersim Edebiyatı(Gece Kelebeği)ni de içine aldıkları bilimsel bir çalışma içinde yer aldım. 

Meğer Kassel Üniversietsi Edebiyat bölümü bir süreden beridir,  sürgün ve baskı altında olan yazarların eserlerini inceliyormuş. 

Bu çalışma içinde bulununca Almanya’nın İkinci Dünya Savaşının yaralarını nasıl sardığını düşünüp durdum. Bizde neden olmuyordu, neden yara kabuk bağlamadan yeni yaralar açılıyordu. Sebebi sanırım bu.

Çalışma grupları ikinci dünya savaşında toplama kampı olarak kullanılan bir manastırda yapılmakta. Beş gruba ayrılmış edebiyat fakültesi öğrencileri, Yahudi yazar Lili Jahn, Anne Sehers, Kurt Finkstein gibi daha pek çok yazarın toplama kamplarındaki hayatlarını, onların kaçış öykülerini, Lili Jahn’ın 650 mektubunu, bu mektuplardaki korku, utanç,  kaçış ve ölüm hikayelerini işlemişler. Toplama kampı ile ilgili bir de itinayla hazırlamış bir film gösterdiler. 

Alman üniversiteleri tarihleriyle büyük bir hesaplaşma içindeler ve garip olan bunu başarıyorlar! 

Çalışmanın etaplarından biride film sonrası bir zamanlar manastır ve toplama kampı olarak kullanılan bu hapishaneyi gezmekti. Çünkü konu ettikleri yazarların büyük kısmı bu toplama kampında yaşamışlardı. Bize rehberlik eden Prof. Dr. Chirsita Ensari kilise bölümüne gelince şunu dedi: 

“İbadet bu bölümde yapılıyordu, bu yörede yaşayan halk caddeye bakan bu kapıdan kiliseye girerdi,” kilisenin ikiye ayrılmış bölmelerinden birini gösterdi, “aha görüyorsunuz bu arka kapıdan mahkumlar getirilirdi, unutmayın burası yanı zamanda Almanya’da kadınların tutuklandığı ilk hapishanelerden biri. Henüz Yahudiler tutuklanmadan önce komünistler vardı bu hapishanede. Bu çok önemli,” dedi. Ben onun bu çok önemli derken, komünistleri unutmayın diyeceğini sandım, ama o başka bir sırrı söyledi öğrencilere, “tutuklular bu bölmeye alınırlardı, halk onları görürdü, Naziler bir devrim yapmışlardı ve bunu halkla beraber yapıyorlardı. Bir yandan halka bize karşı gelirseniz kendinizi burada bulursunuz mesajı veriyorlardı, ancak öte yandan bu insanları halkı da yanlarına alarak aşağılarlardı. Böylelikle halkıda katılımcı hale getiriyorlardı.. Diktatörlerin en çok önemsediği şeydir bu, diktatör halkla beraber yapar bunu...” 

 

 

Arada PEN Almanya başkanı Gissen Üniversitesinden Prof. Dr. Sascha  Feuchert ile uzun bir sohbetimiz oldu. Ona, HDP Tunceli il başkanı Ergin Doğru’nun bana gönderdiği mektubu verdim. 

Prof. Feuchert sunumunda, dünyada 800 üzerinde yazarın hapiste olduğu anlattı. Bunların 150’si Türkiye’de. Türkiye dünyada hapiste yazar tutan en büyük ülke. Prof. Dr. Feuchert, “bunu sadece sayı olarak düşünmeyin bir ülkede bir yazar tutuklanırsa, yazarlar yazarken kendilerine oto sansür uygularlar, gerçekliği ifade etmekten kaçınırlar, korkuyu hissederler...” Siyasi rejim taraftarlarının muhalif yazarlara uyguladığı sosyal medya teröründen örnek verdi,  sosyal medya terörünü ve hapishane ilişkisini aranızda bulunan Haydar Karataş anlatacaktır. Ona sorabilirsiniz..” Sosyal medya terörünü örnekledi, Can Dündar ile bir buluşmasında fotoğraf çekip Twitter’den paylaşırlar ve aynı anda binlerce insanın nasıl Dündar’a hakareteler ve küfürler yağdırdığını ifade etti. Türkiye yazarlar için en riskli bölge. Bu sosyal medya terörünün bu toplama kampında tutulan ve suça ortaklık eden halkın durumu ile benzerliği enteresandı.

Ve kimi ülkelerde yazar ve gazetecilere uyglanan bazı cezaları anlattı.  

Benim dikkatimi en çok çeken ise Sudi Arabistan’daki cezalardı. 

Ashraf Fayadh Sudi Arabistan’ın çok başarı bir şair ve sanatçısı. İslam’ı reddettiği için rejim  Fayadh’a  800 kamçı cezası ve 4 yıl hapis ı verir. Sudi Arabsitan bu kamçı cezalarını genelde aleni yapıyor...gene aynı ülkeden Raif Badawi aynı suçtan 600 kamçı cezası ve on yıl interneti kullanamaz cezası ve seyahat yasağı alır. Badawi’nin suçu İslam’a hakaret..

Çin, Lia Xian, 

Meksika, Anabel Herandez, cesur bir kadın...

Neredeyse bütün dünyada yazarlar baskı altında, ancak Alman PEN’i yılda sürgünde yaşayan sadece 8 yazarı finanse edebiliyormuş. Devletin onlara verdiği pay bu... 

 

Prof. Dr. Feuchert’in Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak, Zaman gazetesinin yazarlarından hiç bahsetmemesini tuhaf karşıladım, ama sanırım Türkiye PEN’i, Gülen tarikatına yakın yazarların yaşadıklarını PEN’e bildirmede eksiklik yaşıyor. 

 

Yahudi Edebiyatı ve Dersim Edebiyatı 

 

 

 

Gece Kelebeği’nden bölümler ve edebiyatımı nasıl ürettiğime dair soruları cevaplamaya çalıştım. Öğrenciler ve soru soranlar Gece Kelebeği’nin temasına çok yabancı oldukları öylesine anlaşılıyor ki, pek çoğu biz böyle bilmiyorduk, taşlara gidip mum yakmak da ne oluyordu... dağların adını anarak dua eden roman kahramanları, tuhaftı onlar için. Yahudi edebiyatında, Yahudilerin kim olduğu bilinir, onların  başına gelenler de ancak Dersim meselesinde kanıksanan algı, bu insanların Kürt olduğu ve Kürt oldukları için bunları yaşadıkları düşünülürdü. Haliyle akıllara şöyle bir soru geliyordu: “bu insanlar Kürt oldukları için bunu yaşadıylarsa diğer Kürt bölgelerinde neden aynı şey yok! Dersm dışında da Kürt ayaklanmaları olmuş, Şeyh Said, Zilan, Ağrı oralarda neden kız çocukları ganimet olarak alınmız, neden kadın ve çocuklar öldürülmezdi!” Dersim meselesiyle ilgilenenlere yaşananlar inandırıcı gelmezdi, çünkü bunun olabilmesi için, orada hakim kültürün kabul etmediği Yahudi örneğinde olduğu gibi bir farklılığın olması gerekirdi. Dersim’in Müslüman Kürt komşuları da bunu yaşamazdı. Ekinlerin yıllarca yakıldığı, çocuk ve kadınların toplu katliama uğramasının bir gerekçesi olmalıydı.  Prof. Dr. Turgay Kurultay devreye girdi ve bu edebiyatın önemini anlattı. Haydar’ın romanları Türkiye’de de tam anlaşılmış değil, bu mesafeli çok sesli edebiyat türü genelde Yaşar Kemal ile karşılaştırılıyor ama değil, kültür tam olarak bilinmediği gibi roman kültür elçiliği görevi de görüyor...” dedi. Ne yazık ki, öyleydi, gittiğim her ülkede bu tür sorularla karşılaşırım, insanlar bu dağa taşa inanan, ziyaret yerlerine gidip ağlayan inanç sahiplerini ilk defa duyuyorlar. 

Prof. Kurultay ile çalışma gruplarını ziyaret ettik, sorular aldık...

 

Ve seminerlerin bitiminde salonda bulunan iki Türk öğrenciden türbanlı olan bir öğrencinin yanına gittim. Hoşbeş’ten sonra bu seminerleri nasıl bulduğunu sordum...

“Ülkemizi karalıyorlar, büyük bir manipülasyon var. Türkiye’deki özgürlük hiç bir ülkede yok” 

Meğer memleketim oradaymış, kader, keder oradaydı...

“Nasıl?”

“Ben iki hafta önce İstanbul Eminönündeydim, bir görseniz Başkan Erdoğan’a hakaret eden ne çok gazete ve mizah dergisi var. Ben üçüncü kuşağım Almanya’da doğan, annem babamda burada doğdu, bizimi çektiğimiz ne? Türkiye’de Hıristiyanlar bunu yaşıyor mu, ben Balat’ta bir kiliseye gittim. Serbest..” 

daha bir sürü şey peş peşe sıraladı. 

“İyi de bu tutuklanan gazeteci ve yazarlar neden tututlanıyor sizin dediğiniz gibiyse.”

“Ben onu bilmiyorum,” dedi..

Sordum, 

“Mesela Gülen Tarikatından gazeteci ve yazarlar var, hapiste intihar eden genç kadınlar var bu tarikata üye olup tutuklanan.” 

“Gülenciler burada gayet iyi yaşıyorlar ama!” dedi. 

“Almanya’da Hristiyanların el koyduğu üstüne çan kulesi diktiği caminiz var mı?”

“Onu yapamazlar” 

“Sadece İstanbul’da 43 kiliseye minare dikildi, Ayasofya bunların içinde en bilineni, Türkiye’deki Hıristiyanlar özgür yaşıyorlarsa bu Hıristiyan nüfusa ne oldu?” 

“Ben bilemem ama ülkesine ihanet etmişse onu bilemem,” dedi.

... 

İnanan insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Kızın gönlünü aldım, dedim üzülmeyin benim pek çok arkadaşım var bir örgüte inanır, ideolojik olarak angajeler... onlara da ne anlatsam boş... şu öldürüldü derim, ama kim bilir ne yaptı derler... şu sivil öldürüldü, hatalar olur der. 

“Gece Kelebeği’nin Türkiye’de de üniversitelerde okunmasını ister misiniz?” diye sordum. 

“Evet,” dedi. Yanına oturduğu arkadaşını göstererek, “Ben arkadaşıma anlattım, Dersim’de Atatürkçüler burası gibi katliamlar yapmış diye. Biz Müslümanlara da yapmışlar...”

Dersim meselesinin böyle algılanmasını Erdoğan sağlamıştır, ama öte yandan bu olayı Kemalizm meselesi olarak anlatmanın yanlışlığı da görülüyor. 1937-37 Dersim olaylarının sonuncusudur, ya öncesi olan olaylar. 1823, 1847, 1876, 1908... onlara ne diyeceğiz, o zamanlar Mustafa Kemal yoktu... cumhuriyetin Kürtleri düşmanlaştırdığı söylenebilir, ancak Dersim mevzusu böyle olmadığını düşünüyorum...  

 

Akşam Prof. Dr. Christine Ensari ile otelin yolunu tuttum. 

 

 

 8 Temmuz 2019, Kassel Zürih Treni

Etiketler:        

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş