Makaleler

Sözüm Neşe Düzel'e...


Taraf Gazetesi’nin bu haberi her gözüme iliştiğinde irkiliyorum, Allah aşkına aklı başında biri yok mudur, hadi gazeteci yanlış manşet kullandı, bu haberi her gün posta kutumuza gönderen birisinde olmaz mı bir nebze tepki olsun! Dur desin, biraz edep desin.. Ya Dersim kurumları? 
Dersim’in cellatları diye verilen bu askerlerden biri dışındakiler, yıllarca bu acıyla yatıp kalkmışlar, yıllarca yürekleri acımış. Gerçi o uyamama, o ağlama sendromlarında da bir tuhaflık yok değil. Mesela kameralar önünde çırpınan, “bize şöyle yapın, böyle öldüreceksiniz” diyen askerler daha çok Alevi kökenli, bu ülkemizde kendisinden olmayanı öldürmede, ne kadar rahat olduğumuzu gösterir, zaten bu noktada daha İslami kesimden bir asker olan er Haşim Özçelik o gerekli cevabı veriyor; ‘devlet göreviydi, bizi oraya öldürelim diye gönderdiler,’ der.
Bu cevabı veren askere dahi, “İşte Dersim’in celladı bu!” diyemeyiz. Bunun pek çok sakıncası vardır, birincisi soykırım ve toplu katliamlar bir emir komuta zinciri içinde olmuşsa, dini bir topluluğa, bir çevreye mal edilemezler. Yani Türk, Kürt yaptı olmaz. Orada suç kurumsaldır, zaten Birleşmiş Milletler’in, soykırım tanımı bunun için önemlidir. Siyasi iradededir sorumluluk.
İkincisi, suç şahsileştirilerek, bu kurumsal irade farkına varmadan aklanır ve siyasi söylemin devamlılığı sağlanır. 
Üçüncüsü, suçlu ve iradi yapı yerine, tanıklık yapanların bu tür olaylarda tanıklık etme cesaretleri karartılır. Ki, bu tarihin karanlıkta kalması demektir. Tanığa cellat derseniz, parayla dahi arasanız bulamazsınız. 
İsterdim ki, bu haberi bu şekliyle yayınlayan gazete, gazeteciye tepki gösterilseydi. O zaman ne büyük bir şey olurdu, ancak haberde yargılayıcı bir ton kullanan gazetecinin etiğini bir tarafa bırakmak lazım, asıl vahamet gazetecilik etiği değil burada, asıl sorun toplumsal ahlaktır. Çöken o.
Er Haşim Özkılıç’ın söylemi dahi suçsuzdur bu nedenle. 
Açıklayayım, 
ın Serçe adında bir romanı vardır, Dersim sürgünlerinden bir grup batı illerinden birine gelir, bir kısmı bir at ahırına, geri kalan yer yokluğundan bir camiye yerleştirir. Ahalide bir telaş başlar ki, bu küç
ük kasabanın yöneticileri ne yapacağını bilemez. Kolay değil, sürgün edilenler, devletin demir başı, kasabanın erkanı sorumlu. Ama Kızılbaşlar, kestikleri yenmez, zorla bir camiye yerleştirilenlerden dolayı, camide kılınacak namazın kabul edilip edilmeyeceği dahi meçhul. Halk isyan halinde, jandarma komutanı gelir, durduramaz, muhtar gelir yok. Zengin gelir gene yok. İyisi İmam’ı çağıralım derler.

İmam gelir, “bunları devlet getirmedi mi diye?” diye sorar halka. 
Ahali, 
“Devlet getirdi,” der.
“Öyleyse size ne oluyor, günah size değil devlete yazar!” 
Şaşkınlıkla birbirlerine bakarlar, bunu neden düşünmediklerine şaşarlar. 
Gazetecinin, katliam kadar ağır bir itham olan manşetine delil olabilecek Dersim 38’de asker olan Haşim Özçelik’in, ‘devlet bizi öldürmeye götürdü’ derken. Ali Aslan’ın Serçe’sinde olduğu gibi, suç devletindir der. Ehh
ben emir kuluydum, öldürmesen öldürülürsün, demeye getirir. Bunu sosyal bilimciler tartışabilir elbet. Ancak manşeti ve haberin veriliş biçimini haklı çıkarmaz. 
Ona gelinceye kadar yollarımızın üzerinde ne çok basamak var bilir misiniz? Yani o zaman toplumsal ahlak o kadar güçlü müydü dersiniz. 
Stalin gibi devasa bir liderin başkanlık ettiği dönemin Komüntern’i dahi Dersim katliamı için feodalizmin tasfiyesi demişti. Dönemin TKP’sinin son genel başkanı Nebi Yağcı, Dersim konusunda özeleştiriyi yıllar sonra vermesini de unutmayalım. 
Bu kurumsal ideolojik dizgeleri bir tarafa bırakıp, konuşan askere cellat demek neresinden bakarsanız bakın ahlaki olmaz. 
Yani bu askerin söyleminde dahi bir sakınca yoktur derim ben. Gerçi bizde ETHİK ile AHLAK birbirine karıştırıla gelmiştir ya! 
Felsefecilerimiz dahi bu iki mevzuyu ayrı ele almayı beceremedi, nerede ayrışır etik ve ahlak nerede bir araya gelir, hala Türkçe düşünüşte karışıktır. 
Aristoteles etik kavramını ele alırken, Platon’un etik ve toplumu bir arada gören bakışından ayrılır ve karar yetisine sahip olanlarla, köleleri birbirinden ayrıştırır. Yetersizdir ama iyidir. 
İrade sahibi değilse orada, sorgulanması, suçlanması gereken köle değildir, der. Bana göre de toplumsal etik, halkın başkaldırısıyla oluşur, bu da devletin örgütlü gücüne karşı, halkın örgütlü gücüdür.
Dersim meselesinde, Komüntern dahi bu katliamı desteklerken, zorunlu askerliğe alınan, askerleri cellat olarak göstermek bu nedenle doğru değildir? O günün Türkiye’sinde bu uygulamaya karşı duruş gösteren hiç bir toplumsal belirti de yoktur. Buna rağmen bu askerler, yıllar yılı bu acıyı unutamamıştır.
Zaten garip olanda işin bundan sonraki kısmıdır, bu askerler konuşmak için torunlarını zorlar ve o torunlar bu asker dedelerini getirip Dersim Sözlü Tarih Projesi ile buluşturur, bu videoları izleyen herkes bu askerlerin yıllarca yaşadığı yükün ne kadar büyük olduğunu düşünmeden edemez. O kadar içten ağlıyorlardı ki, aradan yıllar geçmesine rağmen, sanki yeniden o dağlara sürülmüşler gibi, görüntülerde, dağ, dağ, mağara mağara yerleri, tepeleri isimleriyle hatırlıyorlar. Devletin Dersim’de katliam olmamıştır tezine isyan ediyorlardı. Hele Alevi kökenli olanları çıplak görüntülerde yer yer bağırıyorlardı, “gidip o derelere sorsunlar!” diyorlar, “gidip sorsunlar bakayım Kutuderesine katliam oldu mu olmadı mı? Çoluk çocuk tırrr, tırrr, tırrr taradılar, emir verdi kumandan, tarayın dedi...” 
Bu söyleşileri yapan, Dersim Sözlü Tarih Projesi yöneticileri, Dersimin cellatları başlığını nasıl içlerine sindirdiler hala anlamış değilim. Hadi haberi yapanı bir tarafa bıraktık, paylaşan kitlenin yaygınlığı duyusal bozukluk sendromu ile açıklanabilir mi? Asla. 
Ya söyleşileri yapanlar. Mesele er Haydar Yıldırım’la söyleşiyi gerçekleştiren Prof. Dr. Leyla Neyzi bu başlığı görünce ne hissetti. Yazık etmişler söyleşime, demiş midir. İyi bir akademisyendir, dediğine eminim... 
İkincisi, bunu yapmak doğru mudur. Bunu yapan gazeteci neye dayanarak bu başlığı seçti bilemiyorum, ancak bu öylesine büyük bir kötülüktür ki, toplumsal travmalarımızla yüzleşmek için konuşacak tanıkların sözünü ağızına tıkamaktır.
Doğrusu Müjgan Halis imzası taşıyan bu haberi, ne Kant’ın Töreler metafiziğinde bir yere oturtmak mümkün, ne J. Lock’in Ampirik ahlak normunda bir yeri var bunun. Bu haberin başlığı ve paylaşan kitlenin genişliği göz önüne alındığında, bir ahlaki çöküntü görünmektedir, yüz yıl geriye gidilmektedir. Yüz yıl geride, suçlu ile suçsuzu, zayıf ile güçlüyü, ahlak ile normu, etik ile uygulamayı yerle bir etmekteyiz. 
Bu yaygınlığı herkes düşünmelidir
Bu haberde öylesine acımasızca davranılmıştır ki, etik etik diye isyan edesi geliyor insanın. Schapenhaur’i mezarından kaldırsak bu haberin başlığı ve haberi paylaşan kitlenin genişliği, yapılan yorumları görse karamsarlıktan ölürdü, Frederick Nietsche Schapenhaur’in karamsarlık teorisinde ortaya çıktı ve etik “güç”tür dedi. 
Arenaya çıkarılmış köleye sadece kuralına göre dövüşüp dövüşmediğiyle yargılayabilirsiniz, oysa soru açıktır, insanı insanla dövüştürmek etik midir ve dövüştürenler ahlaklı mıdır? 
Zorla askere alınmışlardır, konuşmaları yasaklanmıştır, ancak bu askerler kendileri Dersimlileri aramış, konuşmuşlardır ve karanlık bir tarihi aydınlatmışlardır.
Sorarım size, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okuyanlar hiç Dostoyevski’ye sen nasıl bir katili mağdur gösterirsin dediler mi? Kimse Suç ve Ceza’nın başkahramanı Raskalnikov’u katil olarak görmez. 
Neden?
Suç ve Ceza üzerine bugüne kadar üç milyondan fazla makale yazılmıştır, hiç bir eleştirmen, sosyal bilimci bu romanın başkahramanına katildir, cellattır dememiştir.
Oysa bu gazetenin manşetindeki düz mantıkla baktığınızda Raskalnikov cellattır. 
Hatırlayın Raskalnikov fakir bir öğrencidir, saatini para karşılığı yaşlı bir kadına verir, ardından yüzüğünü götürür ve her seferinde para alır, sonra baltasını alıp gider yaşlı kadını ve hizmetçisini doğrar. 
Düşünüldüğünde büyük bir canilik, ancak hikaye ‘caniye bak’ dediğiniz bu noktada başlar ve Raskalnikov’un vicdan azabından ölüp ölüp dirildiğini görürsünüz. Buradan yazar Rus toplumunu, yoksulluğu, insanları cinayetlere iten nedenleri ve bu gerçekliğin insan ruhunda yol açtığı tahribatı yazar. İnsanın aklı durur, okur Raskalnikov’la yatıp kalkar, onun ağlar, onunla günah çıkarır.
Mehmet Ali Çavuş’u ve Haydar Yıldırım’ın Dersim 38 sonrası yaşadıklarını izleyin, Suç ve Ceza’daki Raskalnikov’dan daha büyük bir insanlık travmasıyla karşılaşırsınız. 
Konuşan bu askerlerin yıllarca yaşadığı vicdan azabı Dostoyevsik’nin Suç ve Ceza’sından daha derindir. İnanmayan, bu askerleri izlesin ve ardından Suç ve Ceza romanını, hatta filmini baksın. Hangi dram daha ağırdır.
Raskalnikov ekonomik çıkmaz nedeniyle katil olur, oysa bu askerler ceberut bir devletin ideolojik tutkusunun kurbanıdırlar. Acıları yazılamamış, yaraları sağılamamıştır. 
Türkiye’nin üniversiteleri, yazarları yıllarca bu katliamlara uğrayan ne halklarla konuştu ve nede zorla askere alınıp cinayet işlettirilen bu askerlerle. Devletin bekasını korudular hep beraber, ta Dersim’de ölenlerin torunları Sözlü Tarih Projesini oluşturuncaya kadar.
Ve dünyada bir ilki yaptı Dersimliler, kendi acılarıyla yüzleşirken, fail olarak görülen askerlerin acısını, anne babalarının acısıyla bir arada verdiler.
Acıyı yaşayan Dersimli torunların yaptığı bu görüntüleri izlediğimde, gözyaşları içinde kaldım. 
Ancak o askerlere bu gün cellat deniyor, paylaşanlar, haberi yapanlar yüreklerine kilit vurmuş. 
Dedesinin elinden tutup Dersim Sözlü Tarih projesine konuşsun diye Haydar Yıldırım’ı, Mehmet Ali Çavuş’u getiren torunların boynu büküktür. 
Acıya acı eklenmiştir. Oysa onlar ne büyük bir şey yaptılar, dünyaya seslendiler, hem askerlik denen şeyin ne berbat bir şey olduğunu ve hem de o kurumun gencecik insanları nasıl katil yaptığını.
Kim bilir daha kaç kişi vardı böyle konuşacak, susturdular.
Türkiye’de mesleki ETİK’in ayaklar altında olduğunu bilirim, ancak toplumsal ahlakın bu kadar çöktüğünü bilmiyordum.
Oysa tanıklık yapan bu askerler, yakın dönem Türkiye’sinde işlenen cinayetlere, Kürt savaşında askere alınan, köy yakmalara, faili meçhullere, Sivas katliamına, 6-7 Eylül Rum yağmasında yer alanlara, ‘çıkın konuşun’ çağrısı yapıyorlardı.
Gelin haberi yapan, haberi paylaşanlar toplu günah çıkaralım derim. 
Yanlış olmuştur! Büyük bir yanlış...
Toprağımızın cinayeti çok, tanığı yoktur.
Sözün aslı Taraf’ın yayın yönetmeni Neşe Düzel’edir. Ben seni ne büyük bir gazeteci bilirdim. 
Tanığı “Cellat” diye manşete çıkardın ya, ne mutlu sana, ne mutlu bize... 
..
Haydar Karataş, Züric

Not: Söz konusu bu makale yayınlandıktan sonra, Dersim Mağdurlar Platformu, Dersim Sözlü Tarih Projesi, askerlerin görüntülerini Hay Vay Zamanı belgeselinde kullanan Kazım Gündoğan ve söyleşileri yapan yazar Cemal Taş gazeteyi kınayan birer açıklama yapmışlardır.

Etiketler:     

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş