Makaleler

Tanrısını Cebinde Taşıyan Yurt: Dersim

 

 

Efsaneden Gerçeğe Dersim Sözlü Edebiyatı’nın Sırrı

 

 

 

Tanrısını Cebinde Taşıyan Yurt   

 

1994 yılında Desim’in 822  köy ve mezrasının yarısından fazlası boşaltılmıştı. Benim de içinde büyüyüp oynadığım ev yok olup gitmişti. Fakir düşmüştük, oysa kesme taşlardan yapılma, iki katlı, arkasında otuz petek arının uğuldadığı bir ağılımız vardı. Hiç uğuldayan bir bal peteğine kulağınızı koydunuz mu bilmem. İnsanı sarhoş eden bir uğultudur o. Hele hava sıcaksa, arıların tek biri dahi dışarı çıkmaz. Sanırdık sıcak, arılar serin peteklerine sığınmış. Değil. Kulağınızı peteğe koyarsanız o  karanlık dünyanın bir hengame içinde uğuldadığını fark eder, şaşarsınız. Henüz bu uğultudan habersiz biz çocuklar, sıcak yaz günlerinde meraktan ölürdük, sahi neden böyle çok uğuldardı bu ağıl? 

Böyle havaların çok sıcak olduğu bir gün, babam tarladan telaşla eve geldi. “zavallılar öldü,” dedi. “Balı soğuk tutmak için, ta aşağı tarlaya geldiler.” 

Hayda gözlerimiz fal taşı gibi açıldı, yani arılar sahiden sahiplerine haber mi vermişti, gel diye? Olacak şey değildi. 

Peteğin kapısını açtı ve o uğultunun nedenini gördük. Meğer o dışarı çıkmayan arılar, hava sıcak olduğunda bal erimesin diye içeri toplanıp kanatlarını çırparak rüzgar yaparlarmış. Meşe yaprağı kesildi, ağılın önüne çardak bir gölge yapıldı. 

Biz çocuklarını sever gibi severdi arılarını, ama onların balını satmak, onun inancına göre günahtı. Her sonbahar geldiğinde konu komşu, çevre köyler gelip ballarını alıp giderlerdi. Balın tutarı dua ile ödenirdi. Neden, derdik. Neden ödenmez bu balın parası? Bilmezdik. 

“Biz arılar için çalışmıyoruz ki,” derdi. Dağ keçileri, ne bileyim keklikler de öyle. Yaban hayvanlarını avlayıp yemek de onun dünyasında günahtı ve insan sadece hizmet ettiği hayvanın ürününü alıp satmaya yetkiliydi. 

Sonraları eski Yunanlıların deyimiyle poleisli/kentli olduk, yani şehirli yurttaş. Bu ticaretti. Günahın yerinin kanunun, yardımlaşmanın yerinin ücretli işçiliğin aldığı bir dünya! Ve dağa taşa inanan bu kültür insanın bu dünyada yeri yoktu. 

Köyümüzün yakıldığını biliyordum, ama aradan üç yıl geçmiş olmasına rağmen hiç bir haber alamamıştım. Annem üç küçük çocuğu ile İstanbul şehrine, yani kente sığındığı  zaman Yozgat hapishanesindeydim. Ziyaretime geldi. Henüz hal hatır dahi sormadan, 

“Taşı aldılar,” dedi, “sana getirdiğim taşı aldı gardiyan. Bir de güzel saklamıştım ki! Buldu bu gardiyan hanım.” 

İçimden bir hayda çekiyordum ki, birden Marquez’in tarih öncesinden konuşan roman kahramanları için söylediği şu sözü hatırlayınca. Sustum. Marquez şöyle diyordu: “Örneğin, dua okuyarak ineklerin kulaklarından kurtlar çıkaran insanları bir hatırlayın. Latin Amerika’daki günlük hayatımız bu tür şeylerle dolu. Bunu edebiyat dışında anlatacak bir sanat yok, ” diyordu. Tanrı sanki bu büyük yazarın ne demek istediğini anlamam için göndermişti bu kadını bana. Uyan, der gibiydi.

“Dur anne, ne taşı? Ne gardiyanı. Bir dur nefes al,” dedim. 

Ama o beni hiç duymamış gibi,

“Taşı,” dedi. “Askerler bizi cemselere bindirdiğinde köyün ziyaretinden senin için küçük bir taş aldım.” Kırık Türkçesi ile, arkada dolanan gardiyan kadına çıkıştı. 

“Annam sen nüye benim taşı aldın, günah değil mi?” 

Çok üzgündü. Köyünden ayrılırken aldığı o son taşın, hapislerde bana arkadaş olacağını düşünüyordu. Tek başıma kaldığımda o taşla konuşabilirmişim! 

İyi de, derdini insana anlatmak yerine dağa taşa, ceplerinde taşıdıkları küçük çakıl taşlarına anlatan bu insanlar hangi zamandan kalmaydı? 

Vico, medeniyetimizin üç zaman dilimini geride bıraktığını söylemiyor muydu? G. Vico’ya  göre;ilk zaman, insanoğlunun tanrıyı aradığı çağdı. Kendisini kimin yarattığını merak ediyordu insan. Ve ilk şairler insanın yeryüzündeki varlığını anlamlandırırken bilinmez bir tanrı yaratmış ve ona sığınmışlardı. 

İkinci zaman, bu tanrılar için çarpışan, dövüşen kahramanlar çağıydı ve sonra akıl çağı gelmemiş miydi? (G. Vico Yeni Bilim)

Oysa karşımdaki bu kadın ilk zamana aitti ve onun kurtların ağzını bağlayan, dağ başları ile konuşan sesini hiç duymamıştım. Ve Marquez bu tartışmayı Latin Amerika’da Marksist literatür içinde yaparak kendi roman felsefesini oluşturuyordu. 

Marquez’i anlamaya çalışırken, baktım Torosların kuzey doğu ucunda yer alan bu insanların etrafında, medeniyetimiz din uğruna birbirini boğazlarken, bu insanlar dağa, taşa, kutsal su pınarlarına sığınarak nasıl varlığını sürdüre geldiğine tanık oldum. Adını anarken dahi salavat getirilen Hazreti Muhammed’i dahi Arifler Divan’ında/Kırklar Divanı yargılayan bu insanlar kimdi? Ancak bu yöre insanın manevi dünyasını şekillendiren inanç kaynaklarını anlatmadan önce, bahsini ettiğim bu arı ve annemle o hapishanedeki karşılaşmamıza kısaca geri dönmek isterim. 

“Eylül sabahıydı,” dedi, “gün ağardı ağaracak, Kuling vadisi üzerinde pervaneleri birbirine vuran, tak tak ! iki Helikopter göründü. Vadinin üzerinde uçuyor, bulut yapmak istiyormuş gibi beyaz bir toz serpiyordu. Tövbe aklıma bir şey gelsin. Gittim ineği sağdım. Baktım bu iki helikopter geldi evin üstünde döndü, bulut yaptı, döndü bulut yaptı, ceviz ağaçlarının üstü aha böyle bir parmak beyaz toz bağladı.” 

“Sonra” dedim. 

“Arılar, arılar yuvasından çıktı, bir görsen nasıl uğulduyorlar, aha onlar da böyle kapkara bir bulut oldular Gola Ostoro Dağı’na doğru uçtular. Arılar sabah göçüp gitti. Sıncık Dağı’nın gölgesi vadiye indi inmedi, o iki helikopter gene göründü, dağ taş yandı. Makpule’nin iki ineği yandı, benim koyunlar. Ama o arılar kurtuldu. Bak bir de dünya yalan dersiniz, o arılar nasıl bildi köyün yakılacağını. Ben Meneş Hatun’a dedim, benim bu arılar göçtü. Ormana kaçalım, güldü. Güve girmiştir dedi.” 

 

Hıristiyan Gezginler Dersim’i Nasıl Gördü?

 

Dersim’e ilişkin Polonyalı bir gezgin olan Simeon 1780 yılında Dersim’e gider ve bölgeye ilişkin yazdığı raporda şöyle der: “Bu mantar (kültür manasında kullanıyor) Tujik Dağının ardında küfleniyor, ora kurutulmadan. Bunları tek tanrılı bir dine inandırmak zor,” der... (199)

1866’de bölgeye giden Britanya Diyarbakır Başkonsolosu Taylor ise, o zamanın Diyarbakır Ermeni Belediye Başkanı olan Arion Efendi’ye yazdığı bir mektupta bu yöre insanı için, 

“Türk desem Türk değiller, Ekrad, yani Kürt desem Kürt değiller. Hıristiyan desem Hıristiyan değiller ancak Müslüman hiç değiller,” diyecekti. (Jaba1860, sf 6, 7n)

1887’de S. Petersburg’de Ermeni Tarihçi A. Tovma, “Ardzruni Hanedanı Tarihi” (9. Yüzyıl da, Van boylarında kurulmuş bir Ermeni devleti) kitabında Dersimliler için, -ki, bu Dersimli kavramı ile bugünkü Tunceli’yi kast etmediğini de vurgulamak gerek- “Ardzruni Hanedanlık kayıtlarında, Dersimlilerin Hz. Musa’nın ikonlarını evlerine astıklarını ve Tevrat’ı ezbere bildiklerini...” söyler.(s 302, 303) Aslında ironi epeyce büyük! 

İyi de kimlerdi? 

Bugün bölgenin insansızlaştırılmasının esas nedenlerini aslında bir gezgin olan Simeon ta 1780’de görür. Tujik Dağı yani bugün Sultan Baba Dağı dediğimiz havza. Bu dağların etrafına serpiştirilmiş, küçük küçük köy toplulukları sahiden de, İbrahim’i dinlerin güneşini almadığı için mi, başka bir şarkıyı söylüyor? 

 

Dinleri, Anlattıkları Hikayelerle Yenen Dağlar

 

 

Sümerlerden, Perslerden, antik yunan ve Lidyalılardan pek çok hikayenin gelip bu dağlarda birbirine karıştığını mitolojiyi okuyan her insan görebilir. 

Aslında Pers ve Mezopotamya ovalarının, Çöl ve Akdeniz şehirlerinin metaforları bu dağlara vardığında garip bir ‘fabla’ dönüşüyor ve hikaye canlanıp don değişiyor da diyebiliriz. 

Tanrılar tanrısı Zeus üç İbrahim’i dinde de Amen/Amin olarak her duanın sonunda söylenir.   Grekler ‘Amon’ ismini Zeus ile bir tuttukları en büyük tanrı anlamında kullanmışlardır. Ki, Mısır’ın en zorba Firavunlardan biri olan l. Ahmose’nin oğlu yeni kral Pharao adını Amenofis yapar ve kölelerine her duanın sonunda kendi adını yani Amen/Amin adını aynen Grekler/Yunanlılarda olduğu gibi kullanılması ister. Bütün İbrani dinlere geçen ve duaların sonunda tekrarlanan, amen/amin aslında ‘Zeus İçin’ demekten başka bir şey değildir, ancak Eski Mısır versiyonu daha iyi derseniz, orada da “ya Firavun” dan başka bir şey olmadığı anlaşılıyor ama tanrılar tanrısı Amen bu dağlara geldiğinde diz çöker ve bu kültürdeki yakarma ve dua geleneğinde yer almaz.. Onlar “ya xızır,” “ya heqo tala” derler. Yani ‘Hızır için ve hakikatin tanrısı için” derler. Hakikat çokludur, ancak hiç bir hakikat doğal mabetler olan ziyaret mekanlarından üstün değildir. Bela Kun döneminde Sovyet Macaristan Bilimler Akedemisi Başkanlığı da yapan George Lukacs, büyük eseri Estetik’te, ‘tanrının yeryüzünden alınıp gökyüzüne çıkarılmasının insanın yabancılaşmasının ilk adımı olarak gördüğünü,’ hatırlayalım. Lukacs’a göre, ‘doğa inançlarında, tanrı kapınızın önündeki ağaç, karşıdaki kayalık ya da dağdır, onunla konuşabilirdiniz, ona saygı aslında bir nevi doğanın kendisiydi de. Taşlar, tepeler, kutsal mekanlar insanları yönlendiremezdi ve birey maneviyatla istediği gibi ilişki kurabiliyordu. Lukacs’a göre, tanrı gökyüzüne çıkarılmalıydı ki, onu yeryüzünde temsil eden yöneticiler çıkabilmeliydi. Tanrı, bir iktidar modeli olarak ortaya çıkmışdı. Bir tanrı varlığı olmadan, peygamberler, krallar ve şeyhler kimin temsilcisi olduğunu söyleyeceklerdi? ‘ İbrani dinlerin teolojik babası, tanrıyı gökyüzüne çıkaran ve ‘ben tarı ile görüştüm’ diyen Zerdüşt’ü. Cennet ve cehennem, huriler, namaz ilk Zerdüşt’e görülür. (Lukacs, 1930)

 

Namaz, Zerdüşt İbadetinin Adıydı

 

Son bir kaç on yıldır illeri sürülen Zerdüşt tezini ise bu çerçevede hangi teoloğa sorsak güler. Çünkü namaz kelimesi Arapça’da ve diğer İbrani dillerde yoktur. Araplar ve Kuran ibadete namaz demez. Kur’an da namazın adı ‘salat’ ve bazen de ‘zikir’ olarak geçer ve öyle kullanırlar. İslam’ı eski zerdüşü olan Taciklerden öğrenen Türkler, Zerdüşlerin ibadetlerine verdiği adı, yani salata namaz dediler. Ki zaten İslam’da, yer alan Huriler, namaz gibi, cennet ve cehennem gibi kavramlar doğrudan zerdüştlükten İslam’a geçmişti. Ki, Elida’nın ilk tek tanrılı din dediği “Zerdüştîlere göre dağa taşa tapan insanları öldürmek caizdir ve bu  savaşta ölenlerin cennete gittiğine inanılırdı’ der. (Elida, Dinlerin Kökeni ve Tarihi,sf.141) 

Zerdüşt dini ‘soylu’ların  diniydi ve öyle her kes de bu dine giremezdi. Onu hak etmek lazımdı. Oysa birazdan da göreceğimiz gibi Dersim’in Ra Haq denen inancı, soyluyu fakirin ayağına getirirdi. 

Diğer bir ifadeyle Zerdüşt inancına göre, lanetli olan bir insan  topluluğundan bahsediyoruz ve Elida’nın ifadesiyle, bütün dinler,  dağı, taşı, doğayı kutsayan bu insanları ‘lanetliler’ olarak   Zerdüştî’n tek tanrıya inanmayan insanlara yaptığı ithamdan alıyordu. 

İşte tam burada gelin, cennet ve cehennem kavramlarını baz alarak insanları itham eden ve bütün peygamberli dinlerin metaforuna meydan okuyan bir ‘fabl’a giriş yapalım derim. 

Nedir o? 

Üstün insan, yani kral ya da kahraman bu dağların ardına geldiğinde başına ne geldiğine hep beraber bakalım:  

Yerimin sınırlı olmasını göz önüne alarak, sadece Dersimlilerin inanç felsefelerine değineceğim. 

 

Alattin Keykubat ve Dersimli Yaşlı Derviş Hikayesi

 

Birinci hikayemiz, diğer adıyla kendine Cihan Şahı ilan eden Alattin Keykubat ile ilgili. Tanrı bütün alemlerin şahıdır ve Keykubat ise yeryüzünün şahı ilan etmiştir kendisini. Dersimliler Keykubat hikayesini Güney Dersim’de yer alan ve bugün Pertek sınırları içinde kalan Oria Hıdır üzerinden anlatırlar. Derler ki, Keykubat dünyayı fethetmiş gelip Anadolu’da Malatya boylarında çadırını kurmuş. Adamalarını dört bir yana salmış, 

“Gidin bakın bakalım,’ demiş,  “bütün cihan şahlığımı kabul etti mi?” 

Adamları, 

“Etti sultanım” derler, “ama Oria Hıdır adında bir adam var ona gittik, o kabul etmedi.” 

Alattin Keykubat böyle bir padişah hiç duymamıştır. 

“Bu Oria Hıdır dediğiniz adamın kaç kişilik ordusu var. Madem öyle onu da yenelim,” diye sorar. 

Adamları, 

“Sultanım, ne ordusu, tek başına yaşayan yaşlı bir derviş.” 

“Tez elden haber verin, deyin ya Cihan Şahlığımı kabul eder ya da ölümü tercih eder. “ 

Aladdin Keykubat’ın adamları gidip durumun ciddiyetini bu yaşlı Derviş’e bildirirler. 

Oria Hıdır, Sultan’ın hiddetli adamlarına şunu der. 

“Sizin sultanınız topraklarıma gelmiş. Hoş gelmiş, adamlarını alsın gelsin misafirim olsun. Onun gibi bir Sultana yakışır mı beni ölümle tehdit etmek.” 

Gülerler. Derler, bunağa bak. 

“Sultanımızın altmış bin ordusu var. Bu altmış bin askeri nerede ağırlayacaksın, karınlarını nasıl doyuracaksın?” 

Oria Hıdır, 

“siz orasını bana bırakın. Sultanınız gelsin, onun ordusuna yatacak kadar yer, karınlarını doyuracak kadar yiyeceğim var,” der. 

Bunu duyan Alattin Keykubat şaşar kalır ve der gidelim. Bu ordunun karnını nasıl doyuracakmış görelim. Gider ve misafir olur. Derler ki, Oria Hıdır, Cihan Şahı’nın altına bir minder uzatır. Altmış bin eratı üstüne oturur ve gene halının üstünde boş yer kalır. Bir tas çorba verir, Sultan yer doyar, o tas elden ele dolaşır, altmış bin eratı da doyurur ve gene bitmez. Bunun üzerine Cihan Şahı şöyle der: 

“Ey Derviş ben dünyayı fethettim böyle bir sırra eremedim. Ver elini öpeyim.” 

Ne oldu? 

Kendini Cihana Şahı ilan eden Keykubat gelip Dersimli bir Kızılbaş Dervişinin ayağında keramete erdi! Dersimlilerin sözlü edebiyatı Keykubat’a hikayede yenmiştir! Diğer ifadeyle, fakirin elini öptü ve insanların korkuyla taptığı bir Sultan’ın hikayesi bu dağların ardında başka bir fabl’a dönüştü. Ki, bu önemlidir.

Dersim yerel inançlarının tamamında ister gerçek hayattan isterse mitsel metaforlar olsun, başka bir fabla dönüşerek inançlarını sürdürürler. 

 

Beylerden Üstün Olan Fukara Çobanların Sırrı. 

Çoban Düzgün ile Munzur’un Hikayesi

 

Mesela Düzgün Baba. Dersimlilerin bu en büyük ibadet mekanı fakir, sağır bir çobanı temsil eder. 

Düzgün zengin mi zengin, varlıklı mı varlıklı bir ağanın çobanıdır. (bu ağalar adları değişiklik taşır. Ki bizler açısından önemli olan varlıklı ve zengin olmalarıdır.)  Bu çoban, kuru taşlara, kışın yaprağını dökmüş meşe ağaçlarına asasıyla vurdu mu, dağ taş yemyeşil olur ve keçiler aç kalmaz. Keçilerin tavlı halini gören çobanın ağası. Çobanı Düzgün’ün bu hayvanları nasıl böyle tok tuttuğunu merak eder ve bir kara kış günü onu takip eder. Ve bakar ki, Çoban Düzgün asasıyla nereye vuruyorsa orası yeşillenmekte. Düzgün’ün elini öpmek için koşar ve Düzgün o dağda sır olur. Çünkü kerameti görülmüştür. Ki bu da başlı başına metaforun fabla dönüşme halidir. Çoban Düzgün, kendisine tapılmasını görmek istemediği için sır olmuştur. El öptürmez, ancak hikayede fakir varsılın değil, zengin  fakirin eline gitmektedir. 

Ve Çoban Munzur hikayesinde de anlatı bu metaforla biter.  Çoban Munzur’un sahibi varlıklı bir beydir ve iki ayrı isimle anılır, ancak ben Süleyman Peygamber hikayesini duruma daha uygun görenlerdenim. Hikaye çok deforme olmuştur, 1942 yılında yöre insanını İslamlaştırmak isteyen Devlet, Dersimlilerin kutsal mekan olarak kabul ettiği ve hikayesi olan bu mekanlara birer İslami hikaye uyarlamış ve çelik plakalara yazarak bu ziyaret yerlerine dikmiştir. Benim öğrencilik zamanımda dahi, İslami norma getirilen bu hikayeleri okumamız için birer kitapçık halinde, okullarda dağıtılırdı. Belki konunun meraklıları günün birinde, bu İslami hikâyelereler ile yerel halkın anlatısı arasındaki farkı yazar. 

Ama yerel anlatıda Munzur, Sultan Süleyman’ın çobanıdır. Süleyman şehre gider ve şehrin Paşası onu zindana atar, ki Hızır Hikayesi ile bu yanıyla benzerlik taşır. Ve canı helva ister. Zindanda canı helva çeken Sultan Süleyman, o esnada hücresinde, elinde buharı tutan helva tasıyla çobanı Munzur’u görür. Helvayı yer. Gel zaman git zaman hapisten çıkar ve bu dağlara döner. Kendisine ‘geçmiş olsun’a gelenlere zindandayken başına gelen bu hikayeyi anlatır.  Çobana koşarlar ve bugün Munzur nehrinin doğduğu pınar yerinde çobanla karşılaşırlar. Koşarlar Munzur’a dokunmak için ve Munzur kaçar, elinde sağdığı koyunlarının sütü vardır. Derler ki o sütün döküldüğü her yerden bir su pınarı kaynadı ve bugünkü Munzur Nehri doğdu. Hem su kutsal oldu ve hem de çoban. Zengin ve soylu olan Bey’in çobana dokunmak için koştuğunu görürüz ve soyluluk, beylik yerle yeksan edilmiştir.  

Dersim başta olmak üzere bütün Kızılbaş dağlarını gezin, neredeyse kutsal kabul edilen her ziyaret yerinin böyle bir hikayesi vardır. Aşk ve hasret efsanelerini saymazsak bu inanç hikayelerinin büyük bir bölümünde,  zenginin gelip fakirin önünde diz çöktüğünü, günah çıkardığını görmek mümkündür. Perslilerin soylu dini olan Zerdüştlerin ve İbrani dinlerin üstün insan motifi bu dağların ardında ters yüz olur. Fakiri kutsayan, varsılı yerle yeksen eden bir durumdur bu. 

İşte burada Hazreti Muhammed’in hikayesi ile karşı karşıya gelmekteyiz. Aslında Hz. Muhammed hikayesini okuduğumuzda, yöre inancında Muhammed’in hiç de bu dünyada yaşayan Muhammed olmadığı görülür. Yeryüzündeki Muhammed, okuyacağımız hikayede de görüleceği gibi günahkardır ve büyük bir sınavdan geçirilir ve bütün unvanları hikayenin seyri içinde elinden alınır.

 Dersimliler ve Aleviler kendi inanç usuller içinde Muhhammed’i Kırklar Cemi’nin doğduğu Ulu Divan’da yargılar. Ve buraya kadar kısaca değindiğim Dersimlilerin inanç silsilesindeki varsılların gelip fakire bağlanan kültürel aktarım hikayeleri ile bu durum esasında son derece uyumludur. 

Pek çoğunuzun bildiği gibi Dersimlilerin inanç geleneğinde ölüm cezası yoktur. Mal mülk kavgasında birinin eline kan bulaşmış ise, o kişiyi cemlerine almazlar, ancak bu sonsuz bir ceza değildir.

 

Bu dünyada efendi öte dünyada ter döken bir Peygamber.

Metafordan fabla, günahtan tövbeye giden bir hikaye... 

Hz. Muhammed

 

 

Rivayete o ki, derler  Muhammed ölür göklerin en yüksek mertebesi  miraça çıkar. Muhammed şaşkın, bilinmez bir yerdedir. Ve derken göklerin derinliklerinden bir aslan kükreyerek Hz. Muhammed’e saldırır. Muhammed, korku ve panik içinde kaçar. 

İmdadına gaipten bir ses gelir. 

Der,

“Ey Muhammed, geri dön!” 

Muhammed,

“Nasıl döneyim, görmüyor musun aslanı?” 

Gaipten gelen o ses, 

“Sen dön, parmağındaki yüzüğü çıkar aslanın ağzına at, aslan mayışır, başını okşar geçer gidersin.” 

Tabii Hz. Muhammed’in parmağındaki yüzük, herkesin bildiği gibi peygamberlik mührüdür ve dört halife bu mührü elde etmek için öldürülmüştür. Hiç verilir mi? Bu dünyada uğruna savaşılan Mührü Süleyman’ı, Muhammed o  Miraç yolculuğunda  parmağından çıkarıp aslanın ağzına atar. Kükreyen aslan mayışır. İyi de ne oldu mühre? Gitti... İktidarın ve kutsiyetin ilk sıfat alınır. Sanırım inançlarında ölüm cezası olmayan dinlerin kötüyü dönüştürme tılsımı;hikaye ile arındırma dışında bir şey olamazdı.

Uslu bir kediye dönüşen aslanı geçen Muhammed yoluna devam ederdi. 

Bu bilinmez deryada yürürken Muhammed’in önüne dört kapılı bir han çıkardı. İçeriden sesler gelmektedir.  

Muhammed şaşırırdı. 

Varıp hanın kapısına üç kez tak!, tak!, tak!, diye vururdu. 

İçeriden,

“Kim o?” 

Ben Hz. Muhammed,”derdi.

İçeridekiler, 

“Biz öyle birini tanımıyoruz,” diye cevap verirlerdi. 

Hz. Muhammed üzgün, içinde büyük bir merak, geri döner. 

Gaipteki ses yeniden seslenir, 

“Ey Muhammed, dön! Dön diğer kapıyı çal!”

Muhammed ikinci kapıya giderdi. Kapıya, yeniden, tak!,  tak!, tak!, vurur,. 

İçerdeki ses, yeniden, 

“Kim o?”

Muhammed, 

Ben Müslüman cemaatinin lideri son peygamber Hz. Muhammed,” derdi. 

İçerideki ses, 

“Senin peygamberliğin senin cemaatinde geçer,” derdi. 

Haydaa!

Muhammed daha çok üzülürdü. Etrafına bakardı, yapayalnız ve savunmasızdır. Dönerdi ve gaipteki o ses yeniden ona seslenirdi, 

“Ey Muhammed, dön! Git üçüncü kapıyı çal,” derdi. 

Muhammed, 

“Nasıl gideyim, Hz. Muhammed dedim, tanımadılar. Son peygamber, Müslümanların Peygamberi dedim tanımadılar.” 

Gaipteki ses, 

“Ey Muhammed üçüncü kapıya git,” derdi ve Muhammed üçüncü kez dönerdi. 

Kapıyı yeniden tak!, tak!, tak!,  çalardı. 

“Kim o?” sorusuna, 

“Ben Allah’ın Resulü,” derdi. 

Ama bu cevap da kabul görmezdi ve Muhammed çaresizce geri dönerdi. 

Gaipteki ses bunun üzerine Muhammed’e. 

“Ey Muhammed, dördüncü kapıya git. Kapıyı çal. Sana kim o diye sorarlarsa, ben fakir bir kul Muhammed bin Abdullah dersin. Fakir bir kulum  dersem kapı açılır, girersin,” derdi. 

Hz. Muhammed güler, 

Der, 

“Son Peygamber dedim almadılar, Allah’ın temsilcisiyim dedim almadılar, fakir bir kul deyince mi alacaklar?” 

Gaipteki ses, 

“Sen dön, ben fakir bir kulum de, gerisine karışma,” derdi.

Muhammed döner, kapıyı dördüncü ve son kez çalar. Fakir bir kulum deyince ve sahiden de kapı açılır ve Muhammed içeri girerdi. 

Ne oldu. Gördüğümüz gibi Dersim’deki Oria Hıdır, Düzgün ve Munzur Hikayeleri, ya da Sultan Baba, Kırklar Ziyareti ve Dokuz Ağaç hikayelerinin bize anlattığı metafor burada da bir halka şeklinde birbirini tamamladı. Diğer bir ifadeyle peygamberlikten, o üstün vasıflardan arındırılmış fakir kul mertebesine indirgendi yeryüzünün peygamberi.  Ve dinlerin kerametini onların hikaye yaratma becerisine bağlarsak bu şüphesiz ki, masalda rükû bulmuş gerçek bir fukara devrimidir!

Ancak hikaye henüz bitmemiştir. Çünkü Muhammed’in henüz kutsalları vardır ve henüz hakkaniyeti bilmemektedir. Muhammed içeri girince ne görsün, içeride otuz dokuz kişi vardır. 

Muhammed,

“siz de kimsiniz,” diye sorar. 

İçeridekiler, 

“Biz kırklarız. Kırk kişiyiz kırkımız da biriz.” 

Sayar otuz dokuz kişi vardır. 

“İyi de burada otuz dokuz kişi var. Kırkıncı kişi nerede?” 

Kırklar, 

“Her gün bir kişi lokma toplamaya gider. Bugün Salman-i Farsi’nin sırasıydı. Bize lokma toplamaya gitti.” 

Muhammed, beş parmağını göstererek beş parmağın beşi dahi bir değil, hiç kırk kişinin kırkı  bir olur mu? Canabı Hak dahi bunu becerememiştir. 

Kırklar aynı şeyi tekrar eder, 

“Biz kırk kişiyiz, kırkımızda biriz.” 

Hz. Muhammed onları sınamak ister. Der, 

“Yani şimdi birinizin bir yeri acıyınca diğeri de bu acıyı duyar mı?”

“Duyar,” derlerdi. 

Muhammed, 

“Şimdi ben birinizin bileğini kessem kırkınızın da bileği kanar mı?” 

“Kanar,” derler. 

Muhammed eline bir bıçak alıp birinin bileğini keser ve içerideki otuz dokuz kişinin bileği kanardı ve tek damla kan da dışarıdan içeri düşerdi. Bunu gören Muhammed hayretler içinde kalırdı ve Ulu Divanda, Arifler Kavminin huzurunda olduğunu anlardı. Derdi beni de aranıza alın. 

Ama Kırklar buna hayır derdi, çünkü Muhammed henüz kamil değildir. 

Ona derlerdi ki,

 “Senin bizden olabilmen için hakkaniyeti göstermen gerekir.” 

Muhammed, hakkaniyetin sırrını sorar. Kırkalar içinde tek bir üzüm hebesinin/tanesinin olduğu bir tas uzatırlardı. Derlerdi, bu üzüm tanesini kırk eşit parçaya böler, bize eşit dağıtırsan bize katılabilirsin. 

Muhammed tabağı eline alır, günlerce düşünür bir çözüm bulamazdı. Bunun için Aleviler Hz. Muhammed kırkların huzurundan atıldı, kapıdan geri alındı, derler. 

Muhammed bölemez ve tam dışarı atılmış iken, gaipteki o ses, yardımına gelir. Der,

“Ey Muhammed, dön üzüm tanesinin demini al, baş parmağınla ez, işaret parmağını ıslat  her anla vur.” Öyle yapar. 

Burada hikaye bize neyi anlatmaktadır. Elbette İslam Peygamberinin önceki hayatında hakkaniyeti bilmediğini, belki demi yasakladığını dahi söyleyebiliriz! 

Dersimlilerin inancında en büyük tanrı olan Hızır hikayesi dahi gelip fakir kula bağlanır. Ki, Hz. Muhammed hikayesi de fakir kula bağlanır, ama bu hikaye böyle bitmez.  

Derler ki, Muhammed dara çekilirken kırklar semahı durmuştur. Ki kırklar semahı dendi mi ben Tokat abdallarının döndüğü kırklar semahını bilirim. Dersim Semahı ağır ilerler, oysa Tokat Abdalları, cem esnasında bu hikaye anlatılırken, sanki sahiden Muhammed sorguda can çekişiyormuş gibi ağır ağır ilerlerler ve tam üzüm hebesi ezilip alınlara değer değmez, semah kuş gibi kanatlanıp uçar. Semah toplanır açılır, toplanır açılır ve birden kopar gider. 

Bu uçma esnasında bir sır daha peyda olur. 

Hz. Muhammed’in peygamberlik yüzüğü alınıp aslana verildi. Bütün sıfatlarından arındı, hakkaniyeti, başkası acı çekerken üzülmeyi öğrendi. Ama başında bir kutsal sarık vardır. Ki bu yeryüzündeki bütün kral ve sultanların, bütün kolluk kuvvetleri ve generallerin başına taktığı apolettir. Yani kutsal taç, yani Muhammed’in başında, dokunmanın dahi günah sayıldığı sarık. O sarığa ne olur? 

Bütün İslam aleminde kutsal kabul edilen, dokunmanın dahi ibadet kabul edildiği o sarık, işte bu semah dönmeye başlayınca Muhammed’in başından düşer ve havada kırk eşit parçaya ayrılır ve her parça semah dönen kırkların beline tığ olur. Semah dönenlerin bellerine bağladığı kırmızı şerit! Başka takılan taç, oradan alınıp edepli olmayı simgeleyen bele bağlanır.

Bunun için bütün Kızılbaş dağları der, şan, nam, şöhret size verilen unvan, başınıza takılan taç da değil, insanın edebi belindedir. Eline, diline, beline sahip olmak denen şey de budur. 

Pek çok kişi Alevilikte Muhammed yok der. Oysa bilmeyen Dersimlilerin ve Alevilerin kendi, hikayelerini var etme biçimidir ve bilinmeyen bu insanların edebiyatıdır. Hem gerçek dediğiniz nedir ki masal karşısında. İnsan yaratarak sığınmış, anlatarak var etmiştir kendini. Metaforun bu hikayede nasıl canlı fabla dönüştüğünü görmemek mümkün değildir.

Dersimlilerin sözlü edebiyatları onların inanç kültlerini oluşturmaktadır. Ovalarda var olan her hikaye bu dağlara geldiğinde büyük bir dönüşüm yaşar. 

 

Bu hikayelerde asırlar boyu, etrafında kanlı din savaşlarının  sürdüğü bir medeniyettin kendini nasıl var ettiğini görmek mümkündür. Bu hikayelerin ve masalların geçmişi İbrani dinler kadar eskidir. Sümer tabletlerinde dünyanın ilk aşk hikayesi olan Liliput’un dualarında dahi Düzgün hikayesi yer alır. Bin yıllar boyu, Anadolu ve mezapotamyada dara düşenlerin gelip sığındığı, çok dilli ama tek ruhlu olan bu yöre insanı ne yazık ki, ulus ve din girdabında çırpınıyor ve ta Polanyalı gezgin Simoen’in ifadesiyle, yok ediliyor. Yakılan bu ormanlar, dara düşen kuşun, zora düşen insanın gelip sığındığı bu dağlar artık can çekişiyor. Kültür devamını sağlayamıyor. Dersimlilerin bahar bayramı olan Hautomal/Heftemal, yeni yıl bayramı olan Gağan, Hızır ve iş gücün bayramı olan Beri artık kutlanmıyor. 

 

 kontak: karatas.h20@gmail.com

 

NoT: söz konusu çalışma Sanat ve Hayat Dergisi için özel olarak ele alınmış, 2017 46-48 Sonbahar sayısında yayınlanmıştır

 



[1]Haydar Karataş: 1973 yılındaDersim’inHozat ilçesine bağlı Haçeli/Dikenli köyünde doğdu. Türkçeyi ilkokulda öğrendi. Politik faaliyetlerinden dolayı henüz 19 yaşında iken tutuklandı ve 10 yıl 4 ay hapis yattı. 2002 yılında Gebze Cezaevi'nden tahliye edildikten sonra Türkiye'yi terk etti. 2003'ten bu yana İsviçre'de politik mülteci olarak yaşayan Karataş, Avrupa’nın pek çok Üniversitesinde Alevilik ve Edebiyat üzerine konferanslar verdi. Zürih Yüksek Mahkemesi’nde çevirmen olarak çalışan Karataş’ın, yurt içi ve yurtdışında yayın yapan pek çok gazete ve dergilerde denemeleri yayınlanmış ve kitapları İngilizce, Almanca ve Rusça’ya çevrilmiştir. 

Karataş’ın yayınlanmış bazı eserleri şunlardır:

Gece Kelebeği / Perperık-a Söe (İletişim, roman, 2010) 

On İki Dağın Sırrı (İletişim, roman, 2012)

Murathan Mungan’ın derlediği, ‘Bir Dersim Hikayesi’ (Metis, 2012) ve “Merhaba Asker” (Metis, 2013) öykü seçkilerinde birer öykü ve Müge Tuzcuoğlu’nun derlediği ‘Roboski’nin Çocukları’ kitabında bir öyküyle yer almıştır. 

 

 

Etiketler:      

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş