Basından

Yeliz Kızılarslan – Mesele Dergisi

Perperık-a Söe başlığını ilk gördüğümde çocukluğumda kulağıma çalınan bir kelime geldi aklıma: perperok. Anneannemlere gittiğim günlerde, orada tanıdığım yaşlı bir Kürt nenenin bana anlattığı masalların arasında, heyecandan olsa gerek, her kıpırdanışımda bana söylediği bir kelimeydi kelebek (perperok). Haydar Karataş’ın, İletişim Yayınları’ndan yayınlanan romanı Perperık-a Söe (Gece Kelebeği), kitabın kibritçi kızı Gülüzar’ın bebeğinin de adı.1

1937-1938 yılları arasında Tunceli’de yaşanan Dersim Katliam’ını Dersimli Kürt bir kız çocuğunun anılarından yola çıkarak anlatan kitap, Yaşar Kemal’den Cengiz Aymatov’a kadar pek çok değerli yazara yaptığı referanslarla dikkat çeken edebi bir şölen aynı zamanda.

Dönemin Kürt aşiretlerinin kendi aralarındaki mücadelelerinden Dersim’in, Ermenilerini de içine alan gizli ve hüzünlü tarihine ışık tutuyor Haydar Karataş. Kitabın girişi, Dersim’de yaşanan trajedinin karanlıkta kalan yanlarını açığa çıkarmak için son derece çarpıcı.

Gülüzar’ın amcası Sahan Ağa’yı öldüren Pırço’nun, Sahan’ın kesik başını General Alpdoğan’a götürüşünün anlatıldığı bu giriş, Gülüzar’ın yaslı annesi Fecire Hatun ile eşkıya Pırço’nun öyküsünün iç içe anlatımıyla devam eder. Dersim, Zeranik’in -bugünkü Tunceli, Ovacık- zengin toprak sahiplerinden biri olan babası, Süleyman Salih Bey’in ölümüyle miras kavgasının içine düşen Fecire Hatun’un acılı yazgısı, kocasının veba salgınında ölmesiyle katlanır.

Kan, Kadın ve Katliam

Kadın, toprak, kan ve mülkiyet zincirinde kendini kanlı bir mücadelenin ortasında bulan Fecire Hatun, Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler2 romanın Esme’si misali sayısız defa kaçırılma teşebbüslerine maruz kalır. Yiğit bir aşiret kadını olarak kendi üzerine düşeni yapan Fecire Hatun, kızı Gülüzar’la birlikte Dersim Katliam’ının öncesi ve sonrasında yaşama savaşı verir.

Kaçırıldığı esnada, Erzincan dava vekili olan kardeşi Kahraman Bey’den yardım isteyen genç kadını kaçırtansa, Bahtaryan aşiretinin Türk lideri Olbeg’in oğlu Yusuf Ağa’dır. Olbeg Bey, zaman içinde başına geçtiği aşiretin halkının Alevi olması nedeniyle Aleviliğe geçer.

Olbeg, vaktiyle hukuk eğitimi almış bir aşiret lideri olarak anlatılır kitapta. Bahtaryanların başına geçmesiyse bir aşiret kavgasını durdurmasının ardından gerçekleşmiştir. Bu vesileyle Olbeg’e, Torut’un bir tepesine çifte camekânlı, iki katlı bir konak yaptırılır.3 Kesme taşlardan yapılan bu konağın ustaları, vaktiyle İç Dersim’de azımsanmayacak sayıda var olan Ermeni taş ustalarıdır. Dersim’in her yıkılışında şehri yeniden inşa edecek olanlar da yine onlardır.

Fecire Hatun, bir süre Weroz’lardaki bu konakta alıkonduktan sonra kardeşinin müsaadesiyle Bey’in oğlu Hıdır’la evlendirilir. Hıdır ve kardeşi Sahan, bölgenin en güçlü iki silahlı birliğine sahiptir. Yörenin bir üçüncü teçhizatlı askeri birliğiyse, Sahan’ın katili Pırço’nundur.

Dersim 38 olaylarından sonra, romanda Tunç ya da Hun askeri (s. 12) olarak anlatılan Türk ordusunun bölgeye girmesinin ardından, bu üç aşiret güçlerini birleştirir. Bölgede, 93 Rus Harbi’nden sonra buralara yerleştirilen Balkan göçmenleri de ağırlıktadır. Balkanlı muhacirler, 1915'te gerçekleştirilen Ermeni Olayları’ndan sonra boşaltılan köylere yerleştirilmişlerdir.

Bir süre sonra burada askerle sürdürülen çatışmaların birinde Gülüzar’ın babası, Fecire Hatun’un bilge kocası Hıdır Efendi pusuya düşürülerek öldürülür. Fecire Hatun’un çilesi bitmez, nihayetinde başı kesilerek kardeşi Sahan gibi General’e götürülen kocasının birliğinden Doğık’la üçüncü evliliğini yapar.

Küçük Gülüzar’la birlikte göçler, sürgünler ve katliamlar yüzünden Weroz’lardan Hozat yoluna düşen Fecire Hatun, işte tam bu zamanlarda sevgili kızını avutmak için ince meşe dallarından bir bebek örer ona: “Gece Kelebeği” (bundan böyle Perperık-a Söe) Gülüzar’a anlatılan bütün masalların dinleyicisi, katliamlarınsa tanığı olur.

Ve Yeniden Onlar: Eski Taş Ustaları

Nihayet, Hozat yolundan kardeşi Kahraman Bey’in evine varan Fecire Hatun, Gülüzar ve Perperık-a Söe’nin hayatına, burada, 1915 tehcirinden kurtulan üç Ermeni ailesi dâhil olur. İki kadın, beş çocuktan oluşan bu üç Ermeni ailesi, Kahraman Bey’in evinin koruyucularıdır. Hem askerlerden hem de kan davalıları olan diğer Kürt aşiretlerinden saklanan bu Kürt aşiretinin, yokluk, kıtlık ve katliam günlerinde can ve mal güvenlikleri Ermenilere teslimdir.

Yoklukla baş gösteren hırsızlık olayları, Fecire Hatun ve ailesini akıl almaz bir açlığa mahkûm eder. Acımsı ve dikenli bir kök olan goni tek yiyecekleridir. Hayatta kalmalarını sağlayacak tek yiyeceklerini ise yine o üç Ermeni ailesinin erkekleri getirir: külün içinde pişirilen balıklarsa sahiden goni’den iyidir!

Hatta bir seferinde o üç Ermeni’nin getirdiği iki kocaman domuzu (s. 25) Gülüzar’ın nenesi bile o yaşında günahkâr olma pahasına yer! İşte bu vakitlerde Gülüzar, ailesinin eli ayağı, canı ve âdeta yeni babası olan Aret Amca’ya bağlanır. Annesinin çocukluğundan beri anlattığı Alık ile Fatık masalıysa tek avuntusudur.

Kirkor Efendi’nin zeki ve becerikli kızı Meri’yle de kardeş olurlar. Perperık-a Söe’ye elbiseler diker Meri, emzirir, bebeğin sütannesi olur. Ve Gülüzar’a Ermenice kelimeler öğretir. Dışarıdaki katliamdan habersiz iki kız çocuğu, ‘sadece kanattan canlı bir kelebekle’ (s. 31) yarenlik eder.

Bir gün askerler Aret Amca ile arkadaşlarını ormanda yakaladığında Meri’lerin ocağına ateş düşer, Ermeni kadınların feryatları göğü deler. Dersim’de, o yıl -1938- çok zor geçer Perperık-a Söe’lerin evinde. Katliamdan kaçan pek çok Kürt Kahraman Salih Bey’in emanet evine sığınır.

38'in Ardından Dersim’e
Hoş Geldiniz Kumandan Atatürk!

Bir zaman sonra af çıkar, Seyit Rıza’ları ipe götüren idam fermanları kalkar, teslim olanlara kimlik verilir; olmayanlar askere alınır. 1939 sonbaharında, Gülüzar’lar, yine kara meşe palamudundan yapılmış ekmeklerle yaşamaya çalışırlar. Zira Erzincan’da taş üstünde taş kalmamıştır deprem afeti sebebiyle.

Kahraman Salih Bey, karısı ve çocuklarıyla birlikte bu sebepten evine döner yine. Evin en büyük odası düzeltilir, duvarlara halılarla birlikte bir de kaşları yukarı kalkık, parmakları arasında tuttuğu ağızlıklı sigarasıyla bir adamın fotoğrafı (s. 33) asılır: Kumandan Mustafa Kemal Atatürk, 1938'in ardından Dersim’e hoş geldiniz!

38 Katliamı’ndan sonra, General Abdullah Alpdoğan’ın idaresindeki Dersim’de ıslahat ve iskân başlar. Nüfus memurları kayıt tutmaya başlarlar, rivayete göre en çok gayrı-Müslim Ermenilerin işine yarar bu işlem. Din hanesine, Kahraman Bey’in inayetiyle İslam yazdıran bir avuç kılıç artığı (s. 35) kurtulur yersiz yurtsuzluktan ve ölümden!

Fecire Hatun’da nasibini alır bu kan kokan ataerkil toprak iskânından; aşiret geleneklerine ters düştüğünden kadına -Fecire Hatun’a- tek bir parça toprak verilmez. Yine göç yolu görünür Gülüzar ile annesi ve bebeği Perperık-a Söe için.

Ancak, yollarda bu defa Ermeni taş ustaları ve “Gece Kelebeği” yoktur; Gülüzar’ın bebeği dayısında kaybolur taş ustaları gibi, belki de Meri’de kalır tanıklık etmek için tarihe. Yolda bolca Glüng otu kaynatılır, aç kalmamak için pişirilen lapayı yapmak için. Alık ile Fatık’ın masalıysa yine yollardaki tek rehberleri olur.

Derken Cihan Harbi çıkar, Türk orduları Dersim’den çekilir; o kış Gülüzar’ın amcasının katili Pırço’nun başına ödül konur. Anne-kız yeniden, bir zamanlar Osmanlı candarmasının Gur askerleriyle -Hamidiye Alayları- birlikte yaktığı (s. 80), vaktiyle Ermeni ve Alevilerin birarada yaşadığı, şimdiyse muhacirlerin olan Torut köyüne geri dönerler.

Perperık-a Söe’nin hikâyesi burada, kendi kuyruğu yiyen yılan misali bir ileri bir geri, hep ama hep acıya, yokluğa ve katliam öykülerine döner. Pırço’ların bitmeyen ihaneti, Gülüzar ve annesini Dervişler Köyü’nden Weroz’a sürüklerken yollar taze glüng kaynar. Alevi dergâhlarının efsaneleri, bombalara kafa tutar.

Düzgün Baba, Sultan Baba’yla beraber dile gelir: Dersim’in dilsiz acısı Perperık-a Söe’yle dillenir. Gülüzar ile anası nihayet tek katlı bir eve kavuşur, evin ikinci katı bile çıkılır. Ama Fecire Hatun’un kandan oluşan kadınlık çilesi bitmez.

Son kocası Doğık, topraklarını elinden alır, üstüne Derman’ı kuma getirir. Gülüzar’da nasiplenir annesinden kalan kan kadınlık çilesini; o da bir Ağa oğluna varır, anasını bırakmak istemese de. Kızını almaya gelen gelin alayının önüne atılan Fecire Hatun’un oturduğu kırmızı taşın altında bir parça çürümüş ot kalır: sürgünlerde çürüyen kadınlığın temsili, bir parça gevenk otu (s. 255) …

Cihan Harbi sonunda biter; Dersim’in son sürgünleri, Kolsuz Musa ile karısı 1942 İlkbaharı’nda Edirne’ye doğru beş yıllığına yola çıkar (s. 253). O tarihten sonra her baharda Dersim, sürgünlerini bekler barışı beklediği gibi.

Yılan Kimdi, Yiğit Kimdi…

Perperık-a Söe’nin kafa toplayıcısı General Alpdoğan, 1938 Dersim Askeri Harekâtı’nın komutanlığını yapan Abdullah Alpdoğan’dır. Kürt aşiretlerini birbirine kırdıran, Pırço’ya Sahan’ı öldürten; hareket başladıktan sonra Pırço’nun başına ödül koydurtan General Alpdoğan, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci dönem valileri içinde Tunceli valiliği de yapar.5

General, en uzun süre valilik yapan kişidir de.6 Bu dönemde, kimi Kürtlerin gözünde yarı tanrı bir kahraman olan General’in karışık Kürt aşiretleri içinde saldığı efsanevi nam, bir halkın modern bir cumhuriyetin içinde tutulduğu modernite eşiğini de göstermesi açısından anlamlıdır.

Kürt folklorunda da Şahmaran mitiyle önemli bir yer tutan, güç ve iyileştiriciliğin sembolü yılan imgesini, kitabında bir kahramanın ağzından bulanıklaştırarak değiştiren yazar, Yılan kimdi, yiğit kimdi… (s. 64) cümlesiyle, Yaşar Kemal’in İnce Memed’inden7 Perperık-a Söe’nin Pırço’suna kadar uzanan eşkıyalık-kahramanlık efsanesini farklı bir boyuta taşır.

Dersim 38 Harekâtı öncesi Kürt aşiretlerinin karıştırılması suretiyle boşaltılmaya çalışılan bölgede, halkın güvenliğinden sorumlu devlet güçlerinin asayiş gerekçesiyle, bütün bir Kürt halkı, 1915'ten kalan az sayıdaki Ermeni halkı da dâhil olmak üzere katledilir.

Gerekçe olaraksa, ülke genelindeki başıbozuk isyanlar gösterilir. Bu gerekçenin hiçbir doğruluğunun olmadığı, General Alpdoğan’ın Dördüncü Umumi Müfettişliği sırasında yayımladığı 29 Aralık 1936 gün ve 510 Sayılı Dersim Raporu’nda görülür.8 Sürgün ve zorunlu iskân uygulamasını gerçekleştirmek bölgede alınması gereken bir dizi tedbiri şöyle sıralar Alpdoğan:

Mıntıkamızda Türk dilini fazla ve eski Osmanlıcayı (Kürt dilini) az konuşturmak, Türk kültünü kuvvetlendirmek, için ittihaz edilmiş kararlardan birisi: Muhacir iskân işidir. İskân mıntıkamız birinci derecede Elâziz ve Palu, ikinci derecede Çapakçur, Muş demiryolu ve şosasının onar kilometrelik tarafeyni, dördüncü derecede Diyabekir, Genç, Bingöl, Erzurum ve Palu, Çapakçur, Kiğı, Erzincan; yolunun üstüdür… (Aygün, s. 94).

Bir dizi harekât planı ve bölge tespitiyle Aldoğan, Dersim operasyonunda, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Üstüne Bir Çalışma: Kudüs’teki Eichmann (Metis, 2009) adlı kitabında bahsettiği türden bir kötülüğün uygulayıcısı olur.

Görevini yerine getiren yurttaş söyleminin sıradanlığını ve bu sıradanlığın ardında yatan milliyetçi ulus-devlet idealizminin kötülüğünün derinliğini bütün dünyaya gösteren bu çalışma, Alpdoğan’ın nasıl sıradan ve görevini şevk ve itinayla yerine getiren iyi bir devlet memuru olarak bütün katliamın organizasyonunu üstlendiğini gösterir.

Bu bağlamda Perperık-a Söe’de, Kahraman Salih Bey’in odasının duvarında asılı duran, kaşları yukarı kalkık adamın fotoğrafı (s. 33), Dersim 1938'den 12 Eylül 1980'e kadar nice katliam, darbe ve işkence gören bu ülkeye saçılan kötülüğün sıradanlığı’nın derin köklerine bir göndermedir. Kürt aydını, yazar Orhan Miroğlu, Taraf gazetesindeki ‘Yüzleşme’ adlı köşesinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir söyleşinde sarf ettiği Dersim 38 Harekâtı’yla ilgili sözlerini şöyle değerlendirir:
Dün Ayhan Aktar’ın köşesinde de yer aldı. Ahmet Kekeç, Dersim-1938'de yaşananları sormuş Kılıçdaroğlu’ya. Aldığı cevap şu: “Devrim koşulları içinde böyle şeyleri olağan karşılamak lazım diyorum. Keşke hiç olmasaydı, ama oldu” (Star, 19 Ağustos). Almanya’da biri çıkıp, “toplama kamplarında altı milyon insanın hayatını kaybetmesini, Almanların yenilgiye uğramış ulus sendromu ve ikinci dünya savaşının koşulları içinde olağan karşılamak lazım” dese, yargılarlar. Çünkü, soykırım hakkında bu şekilde konuşmak ve yüzleşme politikalarına karşı çıkmak Almanya’da ve başka ülkelerde suçtur. Sonra böyle bir açıklamayı diyelim ki Alman Sosyal Demokrat Parti’nin lideri yapsa durum daha vahim olur. Hele böyle bir şeyi kendisi de Yahudi olan biri söylese, herhalde Yahudi halkı, bir anda üstüne atılmış nötron bombası gibi hisseder. Devrim koşullarında gerçekleşen katliam suçunu savunmak yerine, suçun kendisini kabul ediyor ama CHP’nin, İnönü’nün ve Mustafa Kemal’in bu ağır suçla bir ilgisi yok diyorlardı. Celal Bayar, ve ne yaptığını bilmeyen, durup dururken ve kimselerden emir filan almadan gidip Dersimlileri kıyıma uğratan Alpdoğan Paşa’ya fatura ediliyordu her şey. Hatta Dersimli Aleviler arasında yaygın olan bir rivayete göre, Mustafa Kemal, Alpdoğan Paşa’nın Dersim’i yakıp yıktığını duyanca çok öfkelenmiş, “şu Alpdoğan Paşa ne yaptığını sanıyor, durdurun şu adamı” filan demiş! Şimdi, bu söylemler terk ediliyor ve malum devrimin hakiki sahipleri, bana kalırsa gerçek zihniyeti anlamamıza hizmet eden bir yere varmış oluyorlar…9

Şöyle devam ediyor Miroğlu:

Dersim İsyanı’nda görev yapmış kimselerin de öyle ahım şahım yazdıkları fazla bir şey yok. Bunda, Kılıçdaroğlu ve benzerlerinin inandığı gibi, yapılan katliamların devrimin olağan sonucu gibi görünmesinin payı vardır. Olağan olan şey niye yazılıp konuşulsun ve anlatılsın ki? Belki bu suskunlukta, Dersim-1938'de Arendt’in söylediği gibi, kötülüğün sıradanlaşmış olmasının da payı vardır, bilemiyorum. Dersim’de kötülüğün ya da şiddetin sıradanlaşması o kadar belirgindir ki, Muhsin Batur, gördüğü dehşeti yazamayacağını açıkça ifade eder mesela…

Yazısının devamında, bu meseleyi, bugünkü Ergenekon yapısıyla ilişkilendiren Orhan Miroğlu’nun soru dolu ifadesinde belirttiği gibi, Dersim’deki planlı ve sistematik kötülüğün sıradanlığını anlamak için o dönemin tek bir kişinin üzerinden değerlendirilmemesi gerekir.

Bir halkın gözünde kendini öldürenleri kahraman yapan ve birbirlerini kolaylıkla ihbar ederek, ajanlığa ya da itirafçılığa zorlayan bir sistemin derin kötücüllüğünün ardında ulus devlet kurgusunun hırsız farelerini tuzaklı, kapanlı peynir avlarına nasıl matriksel bir yapıda sürüklediğini anlamak ve ortaya çıkarmak gerekir.

Kimin yılan, kimin yiğit olduğunun kasti bir algısal çarpıtmayla karıştırıldığı bir bellek silme oyununda yaşanan katliamların sorumlularının ardındaki ulus-devlet diktasının kurucu mensuplarının olması, yalın ve inkâr kaldırmayan bir olgudur. Bu bağlamda tarih, tek yanlı ya da duygusal bir kahramanlık anlatısı içinde değerlendirilmek yerine, eleştirel ve konjoktürel bir olgu olarak ulus devlet kurgusunun sıradan ve sistemli kötülüğü içinde ele alınmalıdır.

Karataş’ın romanı bu bakımdan da kökleri geçmişten bugüne uzanan bir dizi ihtilaflı ama tartışılması elzem meseleyi gündeme getirir. Dersim 38 Katliam’ında asılan Tunceli milletvekili Seyit Rıza’nın idamından önce Sin köyü katliamından dönmesi (s. 216), bu yaşlı Kürt Bey’inin başına gelen trajedinin de ulus-devletin bugünkü vardığı çöküş noktasında, Ergenekon davasına kadar uzanacak cinayete meyilli yapısı içinde anlaşılmasını zorunlu kılar.

Acıyı Sırtlayıp Onurla Taşımak

Seyit Rıza’nın da pek çok diğer Kürt beyi gibi -Hamidiye Alayları’yla başlayan süreçte- Ermeni kıyımları dâhil olmak üzere pek çok katliamda kullanıldığı artık dile getirilen bir meseledir. Karataş, yılanların ihaneti temasını, tarihsel gerçekler düzeyinde ima eder romanında. Ancak onun romanı bir meseleye çözüm getirmekten ziyade bu sırlı konuyu işaret eder yalnızca.

Vaktiyle Etyen Mahçupyan gibi az sayıdaki Ermeni aydınının telaffuz ettiği bu meseleyi tartışmak katliam gibi olgusal bir meselenin gerçekleştiği ulus devletin sıradan kötülüğe aracı kıldığı insanların her milletin içinden çıkabileceğini gösterir.

İhanet kavramının modern bireylere ya da arkaik ve destansı kahramanlara ait bir kusur olmadığını, ulus-devletin kendi kurgusallığı içinde kahraman ve hainlerini seçtiğini de açığa çıkarır. Zira -romanda da bahsi mitik bir dille geçen (s. 119)- Dersim 38 Harekâtı sırasında, Dersim’i havadan bombalayan uçakların birinin pilotu Sabiha Gökçen’dir, ki bu konuyla ilgili bugün sayısız makale kaleme alınmıştır.10

Keza, Agos gazetesinin 6 Şubat 2004 nüshasında yayınlanan ve katilleri bilinen, planlı bir cinayetle katledilen merhum Hrant Dink’in kaleme aldığı Sabiha-Hatun’un Sırrı başlıklı haberde de, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınarak evlat edilmiş bir Ermeni yetimi olduğu iddia edilmiştir.11

Bu haber, daha evvelki bir tarihte Hürriyet gazetesinde yayınlanmış olmasına rağmen, Agos gazetesinde yayınlandıktan sonra bırakın tartışılmayı, rahmetli Hrant Dink’in bir dizi linç, tehdit ve dava süreçleriyle yıpratılarak hain bir suikast sonucu öldürülmesine yol açan sürecin başlangıcı olur.

Demokrasi bağlamında, ulus-devletin araçsal kötülüğünün tartışılması için gerekli ifşa süreçlerinin nasıl çarpıtılarak ve bağlamından kopartılarak değerlendirildiğine acı bir örnek olan ve davası hâlâ sonuçsuz bir biçimde süren bu failleri meçhul kılınmak istenen cinayet, Dersim 38 gibi bir tarihsel gerçekliğinde kendinden önce gelen tarihsel süreçlerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini hatırlatır.

Modern addedilen günümüz gerçekliğinde, tarihsel bir olgunun âdeta büyüteç altına alınarak incelendiği açıkça görüldüğünden, Dersim Katliamı’nı Haydar Karataş’ın Perperık-a Söe romanı vesilesiyle bir kez daha düşünürken, Dersim’in kayıp Ermenileri ile 1915 vakasını da hatırlamak etik bir zorunluluktur.

Aksi takdirde bu tarihsel süreçlerin muhatapları olarak hain sıfatıyla medya aracılığıyla kamuoyuna takdim edilen onurlu insanların trajik biçimde sonlandırılan hayatlarında sürüklendirildikleri ulus-devletin karanlık dehlizlerinin bekçilerinin, yüzyıllık zaman dilimlerinde amaçlarına ulaşmaları sıradan ve vazifeli kötülerin varlığıyla her daim mümkün kılınır ve olağanlaşır.

Bu bakımdan bu yazıyı, yürekli ve onurlu bir Ermeni aydını ve gazetecisi olarak hayatını yitiren Hrant Dink’in “Acıyı Sırtlayıp Onurla Taşımak”12 başlıklı yazısında anlattığı türden onurlu bir biçimde birarada yaşamak isteyen Kürt, Ermeni ve Türk halklara bir yön çizmesi için Perperık-a Söe’deki bir masalla bitirmek istiyorum.

Zira insanın içinde yaşadığı yapının evrensel kötülüğünü anlaması ve ortak bir eleştiri noktası geliştirebilmesi için öncelikle insanın ve insanlığın kendi ürettiği ortak kötülüğüne bakması gerekir.

Fecire Hatun’un, kızı Gülüzar’a anlattığı “Pirke ile Oğulları” masalı (s. 134-139), Dersim 38'den, 1915'e, oradan da bugüne uzanan ihanetler zincirinde bize dönüp gelenin kendi kötülüğümüzün sıradan devamlılığı olduğu gösteriyor.

Bir zamanlar bir pirke ile oğulları varmış. Pirkenin oğullarından birinin aklı yerindeymiş, ancak diğerinin aklı kıtmış… Pirke artık yatalak bir kadınmış, bunun için akıllı oğlan yaşlı annelerine bakarken, bom (akılsız) olanı keçilerle ineği meraya götürüp otlatırmış.

Bir gün anneleri bom oğlana, “Sen yanımda dur, bana bak, kardeşin gidip ineği otlatsın,” demiş. Bom oğlan, önce tamam demiş ama ertesi gün işler bittikten sonra sıkılmaya başlamış. Annesine, Gel sana bir banyo yaptırayım, demiş ve annesini yıkarken öldürmüş. Akıllı kardeşi geldiğindeyse, annesini öldürdüğünü söylememiş, Annemiz, uyuyor, demiş.

Ama akıllı kardeş anlamış sonunda annesini kardeşinin öldürdüğünü ve annesine bir mezar yapmış. Aklı kıt kardeşi üzülmesin diye de ona söylememiş annesini yıkarken öldürdüğünü. Gel zaman git zaman aynı işbölümüne geri dönmüş. Bir gün akıllı kardeş, artık süt vermeyen ineğin satılması için kasabaya götürülmesi gerektiğini söylemiş kendi kendine. Akılsız kardeş durur mu, hemen yola düşmüş ertesi gün. Yolda, dereden geçerken bir kurbağaya rastlamış.

Dereden geçemeyince, kurbağanın onu takip ettiğini ve ineği istediğini sanmış. İneği bırakıp eve parasız dönmüş ve akıllı kardeşine de ineği kurbağaya sattım, parasını da yarın alacağım demiş. Akıllı kardeşse kurbağayı tüccar sanmış. Akılsız kardeş ertesi gün gene gitmiş kurbağanın yanına. Orada iki kaya görmüş, içine girmiş, niyeti kurbağayı öldürmekmiş.

Kayaları parçalamış önce altından bir sürü altın çıktığını görmüş. Kurbağayı öldürmeden, üç altın alıp eve dönmüş. Yine bir sürü yalan söyleyerek, altınları akıllı kardeşine vermiş alık oğlan. Bu altınların ineğin satışından gelmediğini anlayan akıllı karde, gece kayalığın oraya gitmiş gene akılsız kardeşiyle.

Altınların çokluğunu görünce de doldurmuşlar birlikte yanlarında getirdikleri çuvallarına. Ama akıllı kardeş, akılsız kardeşine tembihlemiş, Sakın söyleme kimseye bu altınları aldığımızı, muhtar bizi asar sonra, diye. Ama akılsız oğlan dönüş yolunda aya vuran gölgesiyle konuşmuş durmuş. Korkudan kendi altınları ona atmış teker teker. Gölge ısrarla gitmemiş arkasından ta ki altınlar bitip eve dönene kadar. Akıllı kardeş anlamış eve gelince kardeşinin altınlarının olmadığını. Senin altınların nerede? diye sormuş ona. O da, Ne yaptıysam kurbağa kardeş peşimi bırakmadı, ben de ona bir bir verdim, demiş.

Geri dönüp tekrar altın toplamaya karar vermişler. Ama köylüler öğrenip, muhtara haber vermişler. Masalın sonunda akıllı kardeşi hükümet idam etmiş. Masal bitmiş, altınlardan geriye akılsız kardeşin akıllıya ettiği kötülük ve altınların laneti kalmış…

Her masalın sonunda gökten düşen elmalarsa, nar tanelerine dönüşmüş ve altına tamah etmeyen düşünen kardeşlerin gönlüne düşmüş. Perperık-a Söe’nin Pırço’su gibi masum kardeşlerinin katili olan alık kardeşlerin belasından uzak; masalın kıssadan hissesiyse, dönüp ormanın ta içine bakanlara kalmış. Hain gölgenin ihanetiyse, tüm akılsız kardeşleri kovalar dururmuş ay karanlıklarında…


Gece Kelebeği (Perperik-a Söe) – Haydar Karataş – İletişim

1) Bu anekdot üstüne yazılan bir yazı için bkz. Kızılarslan, Y. (1 Mart 2010), Heft-Reng Perperok (Yedi Renkli Kelebek) Sesinin Rengi ve Yedi-Renkli Acı, 19 Ağustos 2010 tarihinde http://www.norzartonk. org/?p=2865'den alıntılandı. 2) Kemal, Yaşar (2005), Yılanı Öldürseler, İstanbul: YKY. 3) Karataş, Haydar (2010), Perperık-a Söe: Gece Kelebeği, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 10. 4) Karataş, a.g.y. 5) Aygün, Hüseyin. (4. basım. 2010)., Dersim 1938 ve Zorunlu İskân, İstanbul: Dipnot Yayınları, s. 92. 6) Aygün, aynı yerde. 7) Kemal, Yaşar. (2009), İnce Memed, İstanbul: YKY. 8) Aygün, a.g.y., s. 93. 9) Miroğlu, Orhan (25 Ağustos 2010), ‘Devrim koşullarında olağan işler’, 25 Ağustos 2010, http://www.taraf.com.tr/orhan-miroglu/makale-devrim-kosullarinda-olagan-isler.htm. 10) Bu konuda bir örnek makale için bkz. Altınay, Ayşegül (2002), ‘Vatan, Millet, Kadınlar’ içinde, Milliyetçilik, Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 11-28. 11) Bu konuda bizzat Hrant Dink tarafından kaleme alınan bir yazı için bkz. Dink, Hrant (2009), ‘Niçin Hedef Seçildim?’, İstanbul: Uluslarası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 298. 12) Dink, Hrant (2009), ‘Acıyı Sırtlayıp Onurla Taşımak’, İstanbul: Uluslarası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 245-247.

Haber Linki: http://www.kitaphaber.net/gece-kelebegi-perperik-a-soe-haydar-karatas/

Etiketler:       

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş