Basından

Hepimiz hikaye biliriz önemli olan onu anlatacak bir dili bilmekte

Güney Dergisi söyleşi, Metin Yoksun

“Hepimiz hikâye biliriz önemli olan onu anlatacak bir dili bilmekte…”

Metin Yoksun- Size defalarca sorulmuştur. Sizden ricam bir kez daha cevaplamınızdır. Haydar Karataş Kimdir? ( Köyünüzün Ermeni köyüymüş. Bu bağlantıyla Ermeniler ile olan anılarız nasıldır?)

İç Dersim’e düşen Xaçeli köyünde doğmuşum. Xaçeli Ermenice’de sevimli, şirin, küçük yer anlamına gelir. Üç su değirmeni, üç derenin aktığı ve üç tepe ziyareti olan bir köymüş eskiden. Merkezi kilisesi olan ve öncesi bir pagan tapınağının bulunduğu da dilden dile anlatılır. Çocukken hatırlarım, sözüm ona bir yer altı kilisesi de varmış. Yerin üstü böylesine bilinmez bir hal almışken, yerin altında nelerin bulunduğunu hiç göremedik, ama karasaban demirine, kazılan ev temellerinde sürekli eski zamanlara ait eserler bulunurdu. Hatta Hıristiyan inancının belli dönemlerinde tekrarlanan kutsal haç merasiminin bu köyde, suya atıldığı da iddia edilir.

 

Benim Ermenilere dair anılarım çok sınırlıdır, söylence hep olmuştur da, o tanışıklık olmamıştır. Nenemin Ermenice dilini bildiğini ölmesine yakın bir tarihte, define bulmak için köye getirilen, zar zor ayakta duran yaşlı bir Ermeni ile konuşunca öğrendim. Çok duygusal bir buluşmaydı. Ermenilik bir tabuydu, Fezlıkanlar komşumuzdu, Yusuf Ali adında çokca yoksul bir adam vardı, bir oğlu da yaşatımdı, çocuklarına küfür ederken, “Ermeni oğlu Ermeni, Ermeni cinsi,” derdi. Fezlıkanlar sonradan sünnet edilmiş Ermenilerdi, ama alevileşmişlerdi, bu küfürleri saymazsak hiç bir Ermeni ritüeline denk gelmedim.

Köyümüzün, ceviz, armut, söğüt ağaçları Ermeniler tarafından ekilmiştir, iki derenin birleştiği çatakta eski Ermeni mahallesi vardı, yıkılmıştı, yılanlar çiyanlar dolaşırdı taşların arasında. Mezarlarımız aynı tepede yer alırdı, peş peşe gömülmüşler, kızılbaş mezarları bakımsızdır, beton mezar filan çok azdır, ama Ermeni mezarları talan edilmiştir define için. Bu mezar kazmalarıyla ilgili çokca anım vardır, anlatmaya dil varmaz, yaşlılar kavga ederdi, aman kazmayın diye, günahtır… kim dinler. Bir dağın başında gece kazılıp, kemikleri ortada bırakılmış bir mezarı babamın elleriyle toprağı eşeleyip yeniden gömdüğünü bilirim. İç içe geçmiş bu hikayelerle büyüdüm, bu harabelerin arasında büyüdüm. Bu küçük şirin köyde doğup, yatılı okullar, sonra büyük şehirlerin yolunu tutmuş, yetmemiş devletin demir pençesi kapıp, hapisler yatırmış, sonrasında sürgüne çıkmış biriyim.

İşin aslı, hepimizin adı, hikayesi tanıdık gibi, Anadolu sanki katman katman, üstünde bugün bizler varız, bir metre kazın, Ermeni, Rum, bir metre daha kazın Bizans, daha derine gidin, Pagan halkları vs… gider, gelen kendisinden öncekini yok etmiş, acıya acı eklemiş. Sanki yeniden o yok olmayı yaşıyoruz gibi…

 

 

 

 

Hayat hikayeniz de kısa bir militanlık dönem olduğu söyleniyor. Bu yüzden ceza evlerinde yattınız. Bu konuyla alakalı biraz bilgi verebilirmisiniz?

 

Ülkemizde solcuların mücadele hayatı zaten kısadır. Kısa süre mücadele yürütüp, uzun süre hapis yatarlar ve o yetmez üstüne birde sürgüne çıkarlar. O kaderi bende paylaştım ne diyeyim, acı ve gözyaşı gördüm, büyük bir kıyımdı hapishaneler… Serbestken görmediğim Anadolu’nun pek çok ilini, sağolsun devlet beni ringlere koyarak gezdirdi. Hapishanesi olan her ilde misafir edilmiş, “hoş geldin,” karşılamısıyla ringden indirilmişim.

 

Edebiyat olan ilginiz ne zaman başladı. baş yazarlarınız kimlerdir. ne zamandır edebiyata sadece okuyucu olarak değil de bir edebiyatçı gözüyle bakmaya başladınız. Ya da kendinizi edebiyatçı olarak görüyormusunuz?

 

Edebiyata ilgilim Ortaokul yıllarında okuduğum yatılı okulda başlamıştı, ancak farkında olduğum söylenemezdi, yatılı okulun kütüphanesi vardı oraya gider, ders çalışmak yerine roman okurdum, ama sanırım benim baş yazarım çocukluk yıllarında bitmek bilmeyen uzun masallar analtan babamdı. Çok masal bilirdi ve uzun kış geceleri yere serili yün yatağın üzerine yayılır, onun piposunu içerek bizlere masal anlatmasını dinlerdik. Yazar Tolstoy’un hayatını okuyunca, aha babam dedim ve sanırım bu benzerliği fark etmeseydim, edebiyatçı yanımı da görmeyecektim belki. Tolstoy’la aralarında pek çok benzer yan vardı, tabii sınıfsal farkı saymazsak. Tolstoy bir Konttu, babam ise fakir bir adamdı. Ama çocukları ve karısıyla ilişkileri Tolstoylara benzerdi, anneyle çok aşk kavgaları eder, ama çocuklarıyla arkadaş gibiydi.

Yaşar Kemal, Gogol ve Dostoyeski benim vaz geçilmezlerimdir. Döner döner okurum, her okuduğumda şaşarım yaptıkları betimlemelere, kahramanlarını anlatırlarken yaratma biçimleri her defasında beni çarpar. Gogol’ü dünyanın en yaratıcı yazarı bulurum, muazzam bir hikaye yaratıcısıdır.

 

Bir roportajınızda edebiyatı farklı bir dil kullanmak için seçtiğinizi söylemişsiniz? Bu farklı bir dilin tanımlamasını yapabilirmisiniz?

 

Politika hep söyler, komutlar verir, söyleyerek topluma yeni bir tanımlama getirir, bu tanımlamaya da insanları inandırır. Söylemek, itham etmek, yargılamak, toplumu empati kurmaya götürmez, aksine yaşam kaynağını çatışmaya dayandırır, politikaya karışmam benim için büyük bir hataydı, evet çocuk yaştaydım ve ülkem yanıyordu, Kürt sorunu, hapishaneler, 12 Eylül’ün bütün baskıcı rejimi hüküm sürüyordu toplum üzerinde. Sarımın tercih şansım yoktu, öfkeliydim de, sonra benim insan ruhuma edebiyatın daha uygun olduğunu fark ettim, insanı anlatmak gerekiyor, insanın çelişkisini, çatışkısını, mutluğunun sırrını ancak edebiyatta romanın ortaya koyacağına inandım. Roman hayatın bütün alanını da kapsar, bazen bir ülkenin bütün insan topluluğunu toplar, belli karekterler üzerinden verirsiniz. Bin teorik kitap okuyun Çukurova üzerine, Yaşar Kemal’in “Akçasazın Ağaları” romanında anlattığı toprak çelişkisini, insanın çelişkileriyle kendini üretme biçimini anlayamazsınız. Toplumun sorunlarını politikanın dilinden anlatılması sanki büyük belalar getirecekmiş inancı gelişti bende. Belki dünyamız kötü politikacılar tarafından yönetildiği için, ama ben o kırgınlığı yaşadım, onun arkadaşlarımı nasıl öğüttüğünü de gördüm. Politikanın yok ettiğini roman var eder… benim kaçışım budur, politikadan uzaklara gitmeliyim ki, onun yok ettiği insanı bulabilmeliyim, ama siz bakmayın böyle dediğime, insan iktidar endeksli politikayı fark ettikçe onun, ‘daha neler yapabileceğini’ daha çok takip eder oluyor… o da ayrı bir çelişki.

 

 

Gece Kelebeği sanırım sizin ilk kitabınız değil. Diğer çalışmalarınızdan bahsedermisiniz? Bir de Gece kelebeği 3 ciltten oluşuyor sanırım. Sİz ilk olarak neden 2. cildinden başladınız? Ciltler farklı farklı mı yani tek tek okunabilecek kitaplar mı?

 

Ben ikinci cildi yayınlamayı uygun buldum, çünkü hikayenin arka planında yer alan annem, çok acılar çekti, yapayalnız yaşar bir evin altında, istedim ki ölmeden hikayesinin yazıldığını bilmiş olsun. Onun için hiç birşey yapamadım, bir çiçek dahi alamadım kendisine, bir yerde oturup beraber yemek yeme fırsatımız da olmadı. Daha çocuk yaştayken okumak için İstanbul’a geldim, aramıza uzun bir ayrılık girdi, o sürüldüğünde köyünden, bu sefer ben hapse atıldım. Onun hikayesine öncelik verdim, birinci cilt 1924-36 yıllarını alır, Dersim’deki asıl çatışmalar bu dönemde yaşanır, her kitap kendi başına okunabilir, ama sanki yayınlanacak birinci cilt Gece Kelebeği’ni daha anlaşılır bir hale getirecek. Gece Kelebeği savaş sonrasını anlatıyor, diğeri savaş öncesini, yani var olanın yok olması, yok olanın yeniden hayata tutunması. Savaşın yıkıcılığını anlatmaya çalışıyorum, üç ciltte birbirinden ayrı olarak anlaşılır, süreçler farklı olunca, haliyle dil ve kaygılar, sosyal reaksiyonlar da farklı oluyor.

Bunun dışında daha önce yazdığım romanlar var, sanırım onları daha sonra yayınevlerine göndereceğim. Açıkcası biraz korktum da, insanlar üstüme çok gelmeye başladı Gece Kelebeği ile birlikte. Galiba yazarlar da yılanlar gibi zehirlerini biriktirmek için sessizliği seviyorlar.

 

İlk kitabınızın bu şekilde ilgi görmesi sebebi nedir sizce ? Eğer ki kitap Dersim’i konu aldığından bu derece öne çıktıysa konu edebiyatın önüne geçmiş olabileceği kaygısı var mı?

 

Elbette, hep o kuşkuyla bakmaya çalışıyorum, bu sebeple hazır olan birinci cildi yayınevine göndermede ağır davranıyorum, roman okuru fazlasıyla hassas bir okur. Mesala ben, basında reklamı verilen, lobi kokusu uyandıran kitapları alıp okumam. Evet okurun büyük bir kesimini bu tür oluşumlar belirliyor, Gece Kelebeği’nin bu noktaya gelmemesi için, gelen tv tekliflerine, bilmem politikacılarında bulunduğu oturumlardan kendimi uzak tutarak korumaya çalıştım. Bu romanı okur okura öneriyorsa bu iyidir ve bu demektir ki, onda edebi bir haz alıyor okuyanlar. Tabii bazen kitap edebi olabilir ancak, tarihsel süreç onu politik ortama kurban eder. Gece Kelebeği’nin böyle bir riski konu Dersim olduğu için var, sanırım orada şans Dersimli okurun daha çok edebiyat dışı, politik yazılara eğilim duymasıdır. Büyük zulüm görmüş toplumlar, sanattan çok politik dile yakın duruyorlar, bunun pek çok nedeni var, bir Yahudi toplumu politik dil yerine, sanat üzerinden yaşadıklarını anlatma eğilimi gösterdi. Neredeyse Nazi Almanya’sındaki her hikayeyi, romanlaştırıp, sinemaya aktardılar..

 

 

Beni Çağıran Rüya-Ölü Kuşlar biten diğer kitaplarınız kısaca konularından bahsedebilirmisiniz? Bunları ne zaman yayınlatmayı düşünüyorsunuz?

 

Beni Çağıran Rüya, kısa bölümlerden oluşan bir roman, genç bir militanı yollara çıkarıyorum, bir çöle sürükler hayat onu, çölü geçer geçmesine de, çölü arkasında bıraktığı anda, o dikbaşlı, burnunun dikine giden adamdan yaşayan bir ölü kalır.

Başkaldıran, isyan eden insanı anlatıyorum. İsyancıyı anlatmak zordur, onu kanında dolaşan coşku gerçeği görmeyecek kadar delidir. Genede konusuna pek girmeyeyim, bir rüya onu çağırmıştır…

Ölü Kuşlar ise 1876 Rus Osmanlı harbi arifesini konu alır, bu esnada Cenvre’de kurulan Osmanlı tebasının ilk işçi partisi o dönemin arka planını konu alır. Dönemin fikir hareketleri, bunun Osmanlı topraklarına yansıması ve o büyük azınlık kıyımının yaşanması… Osmanlı romanı genelde, üst yapı üzerinden anlatılmıştır, alt sınıfları, azınlıkları, dünyadaki fikir harektelerinin yansıması eksik bırakılmıştır. Dönemin devrimcilerinin ta gidip Paris Komü’nüne katıldıklarını pek azımız bilir. Oysa sanıldığından da güçlü bir Marksist damarı vardır Türkiye’nin, Kapital ingilizce yanınlandıktan sonra, üçüncü dil olarak İstanbul’da Ermenice’ye çevrilir ve basılır. Sonra Osmanlıcaya çevirirler. Bir tarih izi sürüyorum..

 

Gece kelebeği kitabını yazarken başka kaynaklardan yararlandınız mı? Eğer yararlandıysanız ilgnç bir durumla karşılaştınız mı? Ve bu durumu bizimle paylaşabilirmisiniz?

 

Tarihi roman yazmak, iyi bir arka plan bilgisi gerektirir. O esnada dünyada neler olmuş, neler bitmiş iyi bilmelisiniz ki, karakterler konuştuğunda tarihsel dönemin çelişki ve çatışkılarını dile getirebilsinler. Binlerce Dersim belgesi inceledim, sadece Dersim değil, komşu illerde eş zamanlı gelişen olayları, yapılan yazışmaları vs… 1928 tarihi anahtar bir yılı ifade ediyor, bölgenin köy isimleri, hatta Türkiye’nin sanki bu yıllarda farklı bir yöne gittiğine tanık oldum. İncelediğim, beni çarpan pek çok metin 1925’ler sonrasına denk gelmesi hala beni şaşırtmakta. Dersim’deki pek çok kilit olay da sanıldığının aksine 1928 sonrası gerçekleşiyor. Örneğin, Dersim bu yıllarda çepe çevre Muhacır göçleriyle sarılır, boşalan Ermeni köyleri bu yıllar içerisinde getirilen Muhacırlara tahsis edilir, büyük nüfus harektleri de var…

 

Kitabınızın kapak resmi çok ilginç ? Seçimi siz nasıl buldunuz?

 

Ben bu kapak resmini istemedim, yayıneviyle bir tartışmamız da oldu. Benim tercihim üst üste konmuş landart taşlarıydı. Basit gözebatmayan, bir tercih. O zaman yayınevine yazdığım itiraz eleştirimde, romanın içeriğini bir kez daha, konacak rerismele çizmenin bir anlamı yok, edebiyat okuru içerikle ilgilidir… ikinci itiraz noktam, kapak resmi batının doğuya bakışını yansıtıyor olmasıydı, nasıl Avrupalılar Türkiye’yi hala fesli Osmanlı olarak tarif ediyorlarsa, batı Türkiye de doğu’yu, Kürt illerini vs.. yoksulluğu ifade eden fotograflarla hatırlamaktadır… Ama bu tercih edildi ve sonradan onların kapak önerilerine daha çok ısındım, büyük bir mağduriyeti dile getiriyor…

 

Kitapta sürekli masallardan ve hikayelerden bahsediliyor. Ama çoğu yarım bunun sebebini açıklarmısınız?

Masalların hiç biri anlatılmaz, konu çok dramdı, masalsız haliyle, bazı okurları depresyona sokabilirdi, masallarla hafifletmeye, okur; bir masal okuyormuş hissi yaratmaya çalıştım. Çok az okur masalların bitmediğini fark eder, sanır ki masallar anlatılmıştır. Üç masal konusu vardır, dördüncü masal fazlalık oluşturuyor diye sonradan çıkardım..

 

Kitabın en önemli gördüğüm yanlarından biri sürekli bilgi vermesi ama bir de bazen olağan üstü bir anlatım sezilmesi bunun sebebini biraz açıklarmısınız?

 

 

Ben sadece hikayenin anlatıldığına inanırdım. Bana öyle geliyor ki, bu yanılsama, Türkiye’deki edebiyat okurunun, yanı başındaki meselelere yabancı kalmasından kaynaklı. J. Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanındaki George ve Leon’un ismine aşine olan okur, Rayber-e Sed Ağay, ya da Gece Kelebeği’nin en önemli karekterlerinden biri olan Hüseyin-e Çöyder ismine yabancı olmasından olabilir. Yabancısı olduğumuz bir konu bize bilgi veriyormuş hissi yaratıyor, diye düşünüyorum. Sözkonusu hikayeyse, ve o hikaye tarihi bir dönemi anlattığı için, sadece bir hatırlatma yapar, inancındayım ben. Her roman anltısının bir dili vardır, romancı romanını yazmadan önce, onun dilini bulur. Yoksa hepimiz hikaye biliriz, mesele onu analacak bir dil bulmakta.

Tanrı büyüktür derler, yalan, öfke Tanrı’yı dahi yakacak kudrete sahiptir. Bu söz çok hoşuma gitti. sayfa 233

Din öğesi ve mistik bir yan bu kitapta fazlaca sezdim. Aslında bu durumu nasıl anlatacağımı bilemiyorum.  Ama sözün güzel olduğunu ve beğendiğimi söylemeyebilirim.

 

Evet, öfke sadece iktidarları yıkmakla kalmaz, insanın öfkesi kendi kutsaliyetini dahi yıkacak bir tılsıma sahiptir. İktidarlar, hükümetler, dünyanın zalimleri bunu görmeycek kadar körler. Gece Kelebeği’nin kahramları bunu hep dillendirir…

Bu arada unuttuğum bir soru var ve sizinle aynı görüşlerdeyim. Yazı yazmak için zaman ve para meselesi örnek size soruları bir yandan iş yaparak bir yandn da size bunları yazıyorum. Bu durumda görüşlerinizi genel olarak almak isterim.

 

Günümüzde yazma işi sadece akedemisyenlere bırakıldı. Üniverisetenin maaşlı insanları dışında, günümüz hayat standartları, belki de ona zorluk demek gerek, kimseye yazma gibi bir uğraşa zaman ayırmaya izin vermiyor. Bence, büyük yığınları hafızasız bırakmak istiyorsanız, onların aktarım araçlarını elinden alın. İsviçre’ye geldiğimde en çok bunu fark ettim, akademisyenler dışında yazma çizmeyle ve tabii ki okumayla uğraşan kimse kalmamış. Şirketler, bazı konularla ilgili araştırma yazıları istiyor ve adeta büyük şirketlerin yan kolu haline gelen akademisyenler onlara yazılar vermekte. Hem fakir halk yazsa onların yazdıklarına sponsor kim olacak, kim yayınlayacak? İnsanlık büyük bir sorunla yüzyüze. Çalışan insanların kütüphanelere gidip araştırma yapma zamanları elinden alındı, onlara tvler verilmiş, dizi izleyen, ertesi gün unutulan bir hayat…

Son olarak Güney Dergisini takip ediyormusunuz? Güney Dergisini Nasıl buluyorsunuz? Güney Kültür Merkezi’nin okuma grubu çalışmaları hakkında görüşlerinizi belirtme imkanınız var mı?

Güney Dergisini son bir kaç yıldır takip edemiyorum, ancak ismini duyduğumda, büyük bir saygı uyandırıyor bende. Sanırım çevremdeki insanlarda da öyle, hatta sordum da çevreme, bazısı Fatoş hanım’ın Yılmaz Güney’i yaşatmak için, ne kadar kadirşinas olduğunu söyler. Ama benim bildiğim kadarıyla, Bolşevik Parti çevresiyle birleşti dergi, bu güç birliği dergide muhtemelen büyük sıçramalar yapmıştır. Paris’te bulunan bir arkadaşımda eski ve yeni sayıları varmış, postaya vereceğini söyledi. Genel kanım şu, sosyalist edebiyat dergileri nedense yeterli bir okura ulaşamadı, piyasanın genel işleşiyişinin okurla bağ kurmasını engellediği ortada.

Etiketler:   

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş