Basından

Tevfik Taş, Evrensel Kültür Dergisi

1. Her yaziyi, eseri insana yazdiran nedenler vardir; simdi asil adini bile yasanin disinda kalarak kullanabildigimiz bir cografyayi, Dersim’i eksen alarak yazdiginiz romani size yazdiran nedenlerle baslayalim mi?

Bu nedenlerin hangisiyle baslasam bilemiyorum. Benim için en zor yani söylesilerin bu. Dersim’de aci denen sey hiç bitmedi, Anadolu ve mezopotamya topraginin her acisinin bir damari Dersime gelir, kim isyan ettiyse, kim kendisinden güçlü olanin baskisina maruz kalipta, hayatta kalmayi basardiysa gelip bu cografyaya sigindi. 1938 acisi dinmeden 12 Mart cuntasindan kaçan gençler gelip sigindi, her gelene kucak açti ve her gidenin ardindan agitlar yakti, ben o agitlar içinde büyüdüm. Dersim’i açiklamadan Anadoluyu anlamak mümkün degil gibi gelir bana…

2. Çagimizda roman neredeyse ikiye ayrilir oldu: Tarihi Roman ve Roman. Burada da farkli dünya görüsleri, ekoller var. Sizin yayimlanan ilk kitabiniz da tarihin bir kesitini konu ediniyor, tarih, tarihçilik ve roman arasindaki baginti konusunda ne düsünüyorsunuz?

Aslinda ben buna piyasa yazini ve roman diyorum. Bugün tarihi roman denen sey biraz da ‘moda’ oldu gibi geliyor bana. Romanin geçtigi çag her ne olursa olsun, tarihi bir özellik tasir, ask romani dahi bir dönemin ikili insan iliskilerini incelemesi bakimindan tarihidir. Sorun daha çok roman okurunun parçalanmasindan kaynaklaniyor gibi geliyor bana. Sosyalist gerçekci roman okuru, bir dagilma yasadi, gerçeklik duygusu sarsildi, bu roman okurunu piyasacilik gelenegine teslim etti, bugün toplumun en az roman okuyan kesimi bu gerçeklik duygusu sarsilmis okur. Oysa, roman toplumsal bir gerçekligi, bir tanikligi dile getirir, sosyal çeliskiler en canli orada kendisini ifade eder.

3. Marquez kendi aile etrafindaki tipleri neredeyse bir “Sözlü Tarih Çalismasi” gibi önce yaziyor, sonra onlari birer roman kahramani, tipi ve iliskisi olarak soyutluyor, siz Gece Kelebegi’nde nasil bir çalisma izlediniz?

Aslinda benim roman sitilimde de, roman tipleri Marquez tarzi gibi sekillenirler. Yasar Kemal, Ölmez Otu, Yer Demir Gök Bakir, Orta Direk romanlarinin, Çukurova’da ortaya çikan kuraklikla peyda eden Ali Evliya adinda bir mehdiye baglar. Der “o romanlar biraz onun anisidir..” Benim romanimdaki kahramanlar da, çocukluguma aittir, aile fertleri, özellikle babamin çocukken bize anlattigi hikayelerden olusur. Sunu eklersem dahi iyi anlasilir, örnegin annemle babamin en büyük kavgalari geçmise dair anlatilar esnasinda olurdu. Anlatici babama annem, araya girer, “teyy o öyle degil, bunamis bu,” der demez babam küplere biner, küserdi. Tanidiklari insanlarin, ölüm biçimleri, onlarin hayat hikayeleri bu kadar canliydi benim dogdugum evde…

3.a. (Aslinda biraz romaninizda yer alan ve bugün de yasayan kisilerle, bir yazar olarak sizin iliskinizin boyutlarini, niteliklerini, duygu ve görgü alis veris biçimlerinizi ögrenmek istiyorum.)

Romandaki anlati, gerçek hayat öykülerinden olusuyor, annemle geçenlerde telefonda konusurken, Çavdar Hüseyin’in, fotografinin Hozat ilçesinde bir evin duvarinda asili oldugunu, söyleyince hayretler içinde kaldim. Kolsuz Musa’nin torunuyla hapiste yattim, onun hikayesiyle annemlerin hikayesini birlestirdim. Iyide oldu.


4. Animsamak, Unutmak, Öfke, Yüzlesmek… Çagin kanli, sancili kesitleri söz konusu olunca bu kavramlar neredeyse “hovardaca” kullaniliyor. Perperik-a Söe’nin baskisisi Gülüzar, aslinda bu kavramlari hem çok yogun biçimde akla getiriyor, hem de kendi gerçekligi içinde örtüyor ya da baskalastiriyor. Bu kavramlara siz hangi açilardan yaklasmak istediniz?

Roman denen seyin en büyük özelligi toplumsal bir hissiyati dile getirmesidir. Yeniden dönüp okudugumda, Perperik-a Söe, bütün bu kavramlari kendi dünyasindan, hayatin kendisinden anlatiyor. Öfekelenmek istersiniz, ancak ayni anda utandiginizi fark edersiniz, unutmak istersiniz ne var ki, kapinin önüne çikar çikmaz o utanci görürsünüz. Bu aslinda toplumsal travmamizin kendisi, sadece devlet, beyaz Türkler, üst ümmet Islam politikacilari degil, kisisel tarihimizde de bu utanç vardir. Gülüzar, geçmis acisiyla yapayalniz kalmistir, onun on çocugu, hapisler gören evlatlari, iskencede ölen akrabalari var, hepimizin hikayesi onun sessiz gölgesinde, o gölgeye oturan, toplumuzun içinde oldugu drami görür. Sanirim ben gidip onun dizinin dibine oturdum. Oturur oturmazda, onun ne kadar büyük bir anlatici oldugunu fark ettim. Dersim’in iki yikimina taniklik etmis, vahsi doganin bagrindan, agacin dahi bitmedigi Istanbul iline sürgün gitmistir, dilsizlik belasi, açlik, evsizlik bunlarin hepsini görmüs ve hala içinde yasiyordu.


5. Yukaridaki soru biraz da su nedenle olustu: Dersim de devletin yaptigi katliam, yarattigi baski, Dersimli üzerinde bir parçalanmaya, “ihanete” varan bir yarilmaya da yol açiyor. Örnegin “Yüzlesme” kavrami söz konusu oldugunda, katliamciligin toplumlarda yarattigi bu yarilma biçimlerine pek deginilmiyor. Sizin romaninizda gögsüne konserve kutularinin kapaklarindan, tenekelerden, sise kapaklardan madalyalar takan Çövder (Çavdar) Hüseyin, “Dersim’in Ileri gelenleri” dedigimiz pirler, dogal önderler, zengin ve itibarlilar kesimi arasinda baslayan ve toplumun dibine dogru isleyen ihaneti söylüyor, gösteriyor. Nihayetinde kendisi de Aleviler için kutsal kapilardan biri olan Musahiplik kapisinda, musahibinin evinde ihanete ugruyor. Gece Kelebegi’ni vesile ederek yikilma ve ihanet kavramlari üzerinde biraz daha söylesebilir miyiz?

Bilirsiniz Çakircali Ali Efe hikayesi Aydin’da geçer, Çakircali Ödemisten öte Osmanliya hudut çizmis, geçeni vururmus, zenginden alip fakire verirmis, bir gün kendi kiligina girmis bir haydut çetesi yakalar, yedi kisi olan bu çetenin basi, arkadaslarini hemen satar, Efe, merhametli oldugu kadar da acimasiz, bunlari yaktigi atese diri diri atacak, atese atilirken, çetenin içinde hep sessiz oturan biri, ‘Efem, sende Osmanli kadar dahi merhamet yokmus, son arzumu gerçeklestirmeden beni bu kora atma.’ Efe bunun üzerine tek tek sorar hepsine, her kes, esine çocuklarina üzerlerindeki paralarin verilmesini ister, sira ona gelidiginde, agam izin ver su hayinin yüzüne bir tüküreyim,’der. Dersim’e ta sadrazam Ahmet Muhtar Pasa’dan beri uygulanan bir ambargo vardi, yatay siddet o kadar yükseldi ki, 1934’lere gelindiginde, açliktan kurtulmanin yolu devlet safina geçmekten, ya da tarafsiz oldugunu ilan etmekten geçiyordu. Musahibi ve silah arkadasi Çavdar’i ele verir, ama keske onlari o sürece götüren yani yazabilseydim…, Roman kahramanlarindan Kolsuz Musa’ni: “insan yigit insana aglamaz, insan düsmüs olana aglar” demesi bosa degildir. Kizilbas kültüründe, “düsmüslük” aglanacak bir seydir.. devletler bunu bildigi için, girdikleri cografyalarda insana açligi ve sefaleti dayatirlar. Yani basimizdaki, Irak, Afganeli, Filistin’de olanda bu. 1994’de Devlet bu açligi yeniden Dersim’e dayatti, çayi, unu kiloyla verdi, açligi kiloya bagladi, Dersimli ari kovani gibi göçedip gitti. Yikilma en büyük ihanettir, yok oluyorsunuz, size dayatilani kabul ediyorsunuz. Dersim’de bir avuç insan kaldi, bu bir avuç insan iki güç karsisinda çaresizdir, köye gelen yüzbasi önünde ayaga kalkan köylüye bir baska güçte ayaga kalkmasini istiyor. Her Dersimlinin evinde ölüm vardir, birini devlet otoritesi öldürmüsse, ötekini otorite olmak isteyen örgütlerden biri öldürmüstür. Iki otoritede, sizin belirttiginiz Dersim’in ileri gelenlerini hedef almistir, dogal önderler, pirler, rayberlere iki otorite dayatildi ve yok edildi. Devlet otoritesi belli, ancak Dersim’in yikimi bizim solun yanlisligini anlatmaya yetiyor.

Etiketler:        

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş