1915 Sonrası Dersim
Siz Dersimli olsaydınız ne yapardınız?
Agos gazetesi 30. Agustos 2012, Yeraz der Garabedyan
Haydar Karataş, Gece Kelebeği’nin ardından On İki Dağın Sırrı adlı tarihi romanıyla bu yaza damgasını vuran yazarlardan biri oldu. On iki Dağın Sırrı, daha önce aralanmış bir kapıyı deyim yerindeyse tekmeleyerek açıyor: 1938 öncesi Dersim’i resmi tarih arşivlerinde bulabileceğiniz karakterler ekseninde resmediyor.
Gece Kelebeği’nin aksine, kitap erkeklerin gözünden bakıyor döneme. Kitabın Dersim yöresinin en belirgin öğeleri olan masallar, efsanelerle dolu olması, erkek bakış açısının sertliği ve keskinliğiyle bir kontrast oluşturyor, bu durum kitabın etksini çok daha güçlü kılıyor.
Çıkmazın büyükülüğü
Karataş, olağanüstü dil kullanımıyla daha ilk sayfalarda okuyucusunu Dersim’in en ufak bir kıvılcımla yangın yerine dönebilecek atmosferine dahil ediyor. Sayfalar ilerledikçe gerilim tırmanıyor, kitabın finali ise çıkmazın büyüklüğünü tokat gibi yüzünüze çarpıyor.
Dengeleri alt üst edilmiş bir coğrafya var önümüzde. Ermeniler 1915 sonrasını yaşamaktalar, kalan bir avuç Ermeni, ağaların insafında saklanmaktalar. Ermenilerin yerlerine muhacirler getirilmiş, Kızılbaşlar ise Dersim’in yazılı olmayan kanunlarından bihaber, hükümete jurnalcilik yapan muhacirlerden rahatsızlar. Dahası aşiretler arasında kopuş ve rekabet, devletin körüklediği kavgalarla, Dersim, doğruyla yanlışın ayırt edilemediği bir kaos yaşamaktadır.
Günümüzde önem kazanan, sahip çıkılan etnik özellikler, kitabın geçtiği dönemde, ulus devletin kurulma aşamasında homojen bir yapı sağlaması adına tümden yasaklı ya da küçmsemekte. Bu durum hem kendi içinde hem de devletle çatışmakta olan Dersim insanını büsbütün zaptedilmez hale getiriyor. Dersim’li isyan ediyor, haksızlığa, bölünmüşlüğe, ceme duramamaya, devletle işbirliği yapan aşiretlere, elindeki Ermeniyi teslim eden Ağa’lara, sıkılıkla da sazının elinden alınmasına:
„saz sumuş adamı dile getirir, zaten saz insanı dile getirdiği için hükümet yasaklar koyar. Oysa hükümet adamı saza yasak koyacağına, kulak verse, bu tekmil Anadolu toprağı gülistanlar gibi çiçek açar.“
Hepsinden önemlisi ikrar bozulmuştur, Dersim geri dönülmez bir yola girmiştir. Öfke, bereketli Dersim toprağına düşmüştür.
İnsanlığın zulümle imtihanı
Pepuk kuşu, eski bir Dersim efsanesidir. Zulmün korkusnun bile insana kardeşini öldürtecek kertede güçlü olmasını, insanoğlunun zulmün karşısında çaresizliğini anlatır. Haydar Karataş, masalsı bir dille yazdığı bu gerçek hikaye de bu efsaneye Dersim’in nasıl tanıklık ettiğini analatıyor.
Öz annesi için „öl artık anne“ diye düşünen Garabet, ona sığınmış Ermeniler dolayısıyla çaresizlikten köşeye sıkışmış Cemşi Ağa, Keyrok’un kendini hapstettiği kilisedeki yalnızlığı, Pir Kasım’ın, „farz edin yaptım, nasıl çıkarım insan içine“ diye yakarışları, insanlık denilen kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğunu okuyucuya iliklerinde hissettiriyor. Çaresizliğin utanca, öfkeye dönüşmesinin kaçınılmazlığıyla yüzleşiyoruz.
Dersim’inErmenileri
Yazar, Dersimli Kızılbaşlarla geride kalan Ermeniler arasındaki ilişkiyi, kardeşlik öğesini abartmadan, zaman zaman insanın çiğliğini, çoğunlukla da acizliğini ve çeresizliğini vurgulayarak anlatıyor. Çocukluk arkadaşı olan Cemşi ve Keyrok’un birbirine öfkelenip inatlaşması örneğinde olduğu gibi, gerçek bir ilişkiyi tanımlıyor, dostluklarını, romantik bir anlatımdan çok daha fazla inandırıcı kılıyor.
Karataş, Ermenilerle Kızılbaşları ceviz ağacı boğumları gibi, içiçe geçmiş iki halk olarak anlatırken, ortak efasanelerden, inanışlardan yararlanıyor. Surp Garabet hızırı, kutsal ziyaretler, çocukluğu kilisede İncil dinyelerek geçmiş Kızılbaşlar, saz çalan Ermeniler, ortak bir Dersim ruhunun varlığının ispatı.
„Seyit Rıza dahi Vank Kilisesi’ne gelir o taşlara kapanır, kilisenin üzrerinde kurulduğu ziyaret taşlarını öperdi.“
Kitabın genelde Dersim ruhunun ortak mirasından pay alsalar da, Ermenilerle Kızılbaşları toprakla ilişkileri noktasında çok net arıştırıyor. Kızılbaşların göçebeliğinin aksine, Ermeni’nin ne denli toprağa bağlı olduğunun altını sık sık çiziyor.
„Paşam, Eremni’ye para değil, iş ver dememişler boşuna, Ermeni inasnı çalışkan, Eremin insanını çöle sür, iki günde cennet yapar çölü. Yapmaz mı? Bak bizim Kızılbaşlar korkak olur, toprağa bağlanmatan korkar, ağaç dikmez, ağaç dikerse ağaca bekçi olurum diye korkar.“
Özetle, Haydar Karataş yapmak zorunda kaldıkları seçimlerle ahalki ikilemler içinde kıvranan insanların hikayesini, Dersim’in büyülü diliyle aktarıyor. Okumaya başladığınızda kendinizi sorgulamaya hazırlanın: Sahi siz Cemşi Ağa, Keyrok veya Pir Kasım olsaydınız, nasıl hareket ederdiniz?
Agos, 30 Ağustos 2012





