GÜLŞEN İŞERİ / BİRGÜN
Türkiye sağının demokrasi sınavı Aleviliktir
(Haydar Karataşın BirGün Gazetesinde çıkan yazısı)

AKP yönetiminin milliyetçi eğilimi tabanda anti-Alevidir. Köklü ve tarihi çelişki var orada ve Erdoğan bunu biliyor. Kürtler rahatlıyor, Aleviler artık yakılmayı beklemeyeceklerini söylüyorlar. Daha nereye gitsin Türkiye!
Türkiye gündemi yoğun ve kaos içinde sürüyor… Bir dönem Dersim’i dilinden düşürmeyen hükümet şimdilerde Alevileri hadefine almış durumda… Kürt sorunu konusunda ise kılını kıpırdatrmıyor…
Başbakan Erdoğan’ın Alevilerle ilgili çıkışı çok yeni olmasa da görünen bir gerçek var ki, Aleviler ne zaman kitlesel olarak sesini yükseltse Erdoğan Alevilere yönelik uslubunu sertleştiriyor. Bu sert uslup ne yazık ki ona ‘inanlar’ ve ‘tapanlar’ tarafından sokağa sirayet ediyor… Ramazan ayında, Malatya Sürgü’deki olay gibi, ya da sokakta su içtiği için dayak yiyen gençler gibi…
Bu süreci Türkiye’de değil Zürih’te yaşayan yazar Haydar Karataş’la konuştuk… ‘Gece Kelebeği’ romanıyla tandığımız Karataş On İki Dağın Sırrı’ kitabını okuyucularıyla buluşturdu. 38 öncesi Dersim’i konu ladığı romanında tarihin saklı olan izlerini sürerken bugüne de göndermeler yapıyor…
-’On İki Dağın Sırrı’nda hangi sırrı aralıyorsunuz?
Sır olan aslında hepimizin bildiği gerçek, biz olayları ölüm sayıları üzerinden tartışmayı seviyoruz, sanki sorun sadece ölümmüş gibi, oysa var olan gerçek bugün de süregiden, dokunamadığımız, etrafında dönüp durduğumuz tabusal gerçekliğimiz. Dersim yüz yıllarca, hakim zihniyetlere hep geçmişi hatırlatan bir yer. Der ve Sim Gümüş Kapı demek, ben bunu çok ironik bulurum, tarihsel gerçekliğimize açılan kapı orada, katliamların son halkası. Bu romanla tarihin orada saklı olan izlerine gidiyorum, o güzel insanlara, ölümü bekleyen, ama gitmek istemeyen çok kültürlü yanımıza.
Ancak o defter kapanıp Gece Kelebeği’ne gelindiğinde yıkım görülür, insanlık kurumuştur, geride kadınlar, çocuklar, sakat bir adam ile dağda yarı deli denebilecek bir eşkıya kalmıştır. Ne büyük bir yalnızlık! Ayaklarını bastıkları toprak dahi ağlıyor bu yalnızlığa. 38 öncesinin Dersim’i bir halklar cümbüşünü haber verir, o geçmiş Ermeniler, Zazalar, Kürtler, Türkmenler ya sonrası yıkım. Hiç bir iz kalmaz bu renklilikten.
-Gece Kelebeği’nde kadınların yaşamı vardı…Burada Erkeklerin dünyası var. Neden böyle bir yol izlediniz, değişen neydi?
Pek çok şey değişir, kültürel yıkım yaşanır, doğaya yüklenen anlam ki, Dersimliler ibadetlerini doğa ile yaparlar, ziyaret kültü, efasaneler. En önemli bayramları olan Hızır üç aşamalı gerçekleşir, bütün dağları gezen bu üç günlük oruç ayı en son Hızır-e Keleş yani Ermenilere geçer ve son bulur. Gağand bayramı ise Ermenilerle birlikte kutlanır. Pek çok ziyaret yeri de ortak. 38 öncesini anlattığım romanda bu izler görülür, sonrasında yok olur. Erkek gözü ve kadın gözüyle hayata bakmak da garip geliyor bana, kadın yıkılanı kurmak için canını dişine takıyor, sahiden de yuvayı dişi kuş kurar sözü boşa söylenmemiş der gibidir kadın gözü, yavrusunu bırakıp gidemiyor kadın denen şey, oysa savaş olup bitsin erkekler sırra kadem basıyor…
– Yerleşik hayatın insanları çelişkiye sürüklediğini söylüyorsunuz… Dersim Türkiye toprakları üzerinde çok farklı bir cografi konuma ve etnik kimliğe sahip bir yer… Dersim’in bu arada kalma halini nasıl yorumluyorsunuz?
Dersim bugün Türkiye’de yaşanan etnik temmeli bölünmede şaşkın bir ruh halini yaşıyor. Türkiye öyle bir yer ki, her kesimin bir siyasal temsili olmak zorunda. Dersimliler üzerinde toplumsal baskı var, etnik olarak kendilerini tanımlamaları isteniyor. Yaşlı kuşak Aleviyim diyor olmuyor. Milliyetçi tanıma direnmsi onun birliğini ifade ediyordu. Bizde sol aydınlanma Doğu Halklar Kongresi’nin perspektifi ile gelişti, oradaki toplumsal tanımlamalar etnik kimlikler üzerinden yapılıyor, etno-dinsel kimlikler yok. Ulus musunuz, değil misiniz?
Dünya’da hala 6776 dil konuşulmakta, ama devlet sayısı ikiyüz civarındadır. Dünyanın pek çok ülkesinde aynı dili konuşan farklı devletler de var. Bizdeki köktenci ideolojik hegamonya insanların kendini istediği gibi ifade etmesine izin vermiyor, AKP’nin Alevilere, Aleviliğin tanımını yazmaya kalktığı gibi, Dersim’de de son kırk elli yıldır bu oluyor.
Son belediye seçimlerinde büyük bir öfke patlaması oldu, CHP’den kopan ruh hali, bağımsız Dersim kimliği noktasında birşeyler söylüyordu, ancak Kılıçdaroğlu’nun Hüseyin Aygün’ü milletvekili adayı göstermesiyle, arada kalan bu topluluk acaba „kendimizi orada koruyabilirmiyiz“ yaklaşımı içine girdi. Ben bu kimlik tartışmalarını çok vahim bulurum. Tunceli’ye gidin kendisi gibi düşünmeyen devlet ajanı görülmektedir.
-Avrupa’da nasıl peki bu durum?
Avrupa’daki Dersim örgütlemeleri içinde de bu kavga sürmekte. Siyasal örgütlere yakın yapılanmalar ile Dersim inancı temelinde örgütlenen insanlar iki keskin sirke küpü gibi konumlanmışlar. Görülmesi gereken şu: Türkiye ruhen Türk ve Kürt Ulus eksenli bölünmüş durumda, köklü iki devasa ulus.
-Murathan Mungan’ın Bir Dêrsim Hikayesi öykü kitabında sizin de öykünüz yer alıyor… Hemen soralı, kahramanlarınızdan biri mi?
Evet orada anlattığım Ali Kadir benim çocukluğuma ait biri, isim babam olur, ben doğarken onun kucağına ilk verilmişim. 1938’de yaralı kurtulmuştu, hikayesini her anlattığında daha güzel anlatırdı. Sürgün dönüşü insanlarımdan biri o. Ben roman kahrmanlarımı önceden küçük kağıtlara not ederim, evimin duvarlarına yapıştırırım ve onlarla bir yıldan fazla konuşurum. İçimde artık yer edinirler, ama Ali Kadir benim ruhumda asılı durur. Sürgünden dönmek büyük bir felaket, üstesinden gelinemeyen bir acı.
-Acılardan geçmiş, travması hala devam eden bir coğrafyadan geliyorsunuz, biraz bize o sürgün olma halini, ruh sürgünlüğünü anlatabilir misiniz?
Ben iki kez dilsiz kaldım, biri ilk okula başladığımda, altı yedi yaşlarımdaydım. Otuz yaşımda bir kez daha dilsiz kaldım. Bunun bedeli çok ağır oldu bana, devlete baş kaldırıyorsunuz, hayatınızdan vaz geçiyorsunuz ve bir ülke kurmak istiyorsunuz. Öyleydi devrimci fikrimiz. Ülkemizin devrimcileri bu devleti değiştirmek için çok bedel ödemiştir. Ben hapse girdiğimde çocuktum henüz, devleti dev bir makineye benzettim hep, bir dozer kepçesi, sizi pençesine alıyor ve buruşturup çöpe atıyor, ne yaparsanız yapın o buruşukluk gitmiyor, çıkarın, ütüleyin, yok olmuyor. Ben öfkeli bir coğrafyadan geliyorum, öfkeli gruplar içinde geçti gençlik yıllarım ve hala o öfke ile kardeşim. Bu öfkenin içinden, öfkenin insanlığa gelecek tahin etmeyeceğini söylemeye çalışıyorum. Bin Ladin’in öfeksi de çok haklı, ama o öfke ile yaşamak mümkün müdür? Topraklarımda öfke var, kuşağım çok öfkeli. Öyle bir noktaya gelindi ki, sol sadece bizde öfke demek. Yiğit insanlar, savaşıyorlar, ölüyorlar, ölüm oruçlarına yatıyorlar. Bunun aklı nerede, bir dünya kuracak akıl? Zalimlerin karşısına mazlumların hikayesini çıkarmak bana daha vicdani geliyor. Zalimi merhamete çağırmak, gel yarattığın bu insanlık dramına tanık ol, diyorum. Acımasızlar evet, ama ağabeylerimize o işkenceleri yapan şu Kenan Evren’e bakın, ölüm döşeğinde dahi koruma kordonunda, halklarımıza zulmü reva gören bu devletin yötecileri, ölünceye kadar polis gölgesinde yaşıyorlar. Tarih hatırlatılmasın istiyorlar, edebiyatın en büyük gücü bu. Yaşananı kalıcı kılıyor, unutturmuyor.
– Acılar dile mi geldi? Batı ve doğu arasındaki köprüye edebiyatın katkısı ne oldu?
Baskı ve yok etme değişmediyse de toplumsal özgürlükler genişledi. Eskiden Kürt diyarı bir cehennemdi, batıda yetişen gençler oraya zorunlu görevlere giderdi, özlem, keder. Doğuysa batıya mecburdu iş güç oradaydı, yıkılmış bir hayatla gelince onların hayatını da bozuyordu ve büyük bir düşmanlık vardı, çünkü doğunun hikayesi bilinmiyordu. Buna bir de son Kürt savaşını ekleyin, nefret taban yaptı. Bu durum sadece kutuplaşmaya yol açtı, onların orada bir hayatlarının olduğunu edebiyatımız işlemedi, kıyısından köşesinden dokunan ise, „iyi ve kötü kaymakam“ üzerinden durumu işliyordu. Şimdi, susturulan Türkiye konuşuyor, hem de ne konuşma!
Lazlar, susturulan Arapçamız, Süryaniler, Ezidiler, Dersimliler, Kürtler, Aleviler, herkes konuşuyor, sorun bunların birbirini dinlememesi. Korkutucu olan bu. Farklı ruh halleri ile hikayeler şekil buluyor. Edebiyat otoritelerimiz hala ketum, diğer hikayeleri duymak istemiyorlar. Edebiyat devreye girmeli ve bu farklı hikayeleri tanıdık kılmalı. Edebiyatçı hakim ulusun ruh haliyle yazamayacağı gibi küçük grupların öfkesiyle de roman yazamaz, kendi aidiat kimliği ile arasına mesafe koymasını bilmelidir. Aksi halde edebiyatımızın geçmişte içine düştüğü hata devam eder. İdeolojilere roman yazılmamalı. Bir romancı için, Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi yoktur, onların hikayesi vardır, anlatılmaya değer mi, bence evet?
– Biz Dersim 38’i yeni yeni konuşmaya başladık… Resmi ideolojinin inkarı fayda etmedi…
Bu resmi belgeleri dikkatle takip ediyorum. Dersimliler çok memnun, resmi belgeler onları yanıltmadı, halk bunları sözlü olarak zaten aktarıyordu. Dersimliler bir Kürt kalkışması yaptıklarını redediyorlardı, belgelerde bir Kürt devleti kurmak istediklerine dair en küçük belirti yok. Bir isyan varsa, bir hedef de olmalı, inançları ise sorgulanıyor, asi oldukları, hizaya gelmedikleri…
Zaten bizde Kürt ulusal bilinçlenmesi 1960’lar sonrası TİP saflarında dillendirildi. Öcalan Şeyh Sait olayı için dahi, Kürt isaynı“ denemeyeceğini savunmalarında ve daha önceki bir kaç yazısında dile getirdi. Bugün dahi kendine Kürt diyemeyen bu insanların 1930’lu yıllarda „biz Kürt devleti istiyoruz“ diyebilirler miydi? Burada bir yok etme harekatı, islami eksenli bir kıyım var. Dersim islam dışı olduğu için yok edilmiştir.
Bunu belgeler ve yaşlıların konuşmaları bir bütünlük içinde gösteriyor. Bu durum o zamanki Kemalist kadronun çok işine gelmiştir. Bu konuşulmaya değerdir, bizdeki kitle kıyımlarına bakın, İslamcılar Sivas, Çorum, Maraş ya da 6-7 Eylül’ü biz yapmadık Ergenekon yani Kemalistler bizi kışkırtı demeye getirir. Dersim’deki durum da budur, onların farklı inançtan olmaları kıyımı geniş kitlelerin gözünde „meşru“ kılmıştır.
– Başbakan Dersim katliamı için özür dilerken… Sivas katliamının zaman aşımına uğramasına ‘hayırlı Olsun’ diyor. Nereye gidiyoruz?
Türkiye çelişkileri ile boğulmaya karar verdi, var olan çelişkileri Erdoğan ve partisi keskinleştiriyor. Erdoğan iki tehlike ile oynadı. Birincisi Kürt olgusu. CHP’nin Kürt tabanı nerede diye bir baksa görür.
Erdoğan Kürt Devleti kurmak isteyen Kürt ulusçuları için bulunmaz nimet. CHP’ye karşı kullandığı siyasi argümanları PKK ve BDP’ye karşı kullanıyor, bunlar laik, dinsiz diyor. Bu Kemalistlerin, „biz etle tırnak gibiyiz“ söylemine benziyor. Orada çelişkinin özü dinsel değil ki? Dağa çıkanlar, Kürt taleplerini dile getiren kesim. Onların kürt dindar kitlesiyle süre giden bir tartışması vardı. Ancak Kürt dindarları, İslami bir parti haklarımızı verir inancındaydı. Erdoğan bu işi kolaylaştırdı. Ilk zamanlar Erdoğan ve partisi PKK ve BDP’de bir tedirginliğe yolaçtı, çünkü açılım filan diyordu. Bugün rahatlar.
Alevilik meselesine gelince, o zaten sahte bir çıkıştı. CHP’nin demokrasi sınavı Kürt meselesi ise; Türkiye sağının demokrasi sınavı Alevilik ve farklı inanç grupları, ateistlere bakış açısıdır. Din bizde asla farklı inanç gruplarını hoş görmüyor.
Bizde aydınlar AKP Kürt meselesinde demokrasi tartısına koydular. Böyle bir hata nasıl yapılır anlamış değilim, AKP’nin tabanı dindar ve büyük çoğunluk Kürtlerin talepleri verilsin, din kardeşiyiz der. Sorun AKP’nin üst yapısında. Onlar milliyetçiliğin gıdasını almış. AKP yönetiminin milliyetçi eğilimi tabanda anti-Alevidir. Köklü ve tarihi çelişki var orada ve Erdoğan bunu biliyor. Kürtler rahatlıyor, Aleviler artık yakılmayı beklemeyeceklerini söylüyorlar. Daha nereye gitsin Türkiye!
BAŞBAKAN, ALEVİLERİN KENDİLERİNİ TANIMLAMASINDAN KORKUYOR
-Bugün Aleviliğn din olup olmadığı tartışılıyor, Alevilerin kendi içinde de bu tartışma yıllardır sürüyor… Erdoğan ise Alevilere yönelik söylemini her geçen gün sertleştiriyor… Aleviler Erdoğan’ın hedefinde mi?
Türkiye’nin sağcılaşması, Sünni İslam söyleminin her geçen gün daha gür duyulması Alevileri korkutuyor. Erdoğan’ın onların inançlarını hedef almasının arkasında tarihi bir ruh hali var. Korkulanı açık açık söylemek lazım, Erdoğan ve ekibi Alevilerin kendini tanımlasından korkuyor. Bu onları tedirgin ediyor, tabii onun gür sesi, Alevileri tarihte yakalayamadıkları bir örgütlemeye götürüyor. Aleviler tarih boyunca ilk defa bu kadar kitlesel sokağa çıkıyorlar. Erdoğan haklı, Aleviler İslamdan bi haberler, ancak kendisi de Alevilikten bi haber.
-Erdoağan Alevileri Hz Ali’yi sevenler olarak niteleyip Aleviler’den daha Alevi olduğunu iddia etti…
Onun Ali’den anladığı ile Alevilerin Ali’den anladıkları çok farklı. Aleviler ucu çatallı Hz. Ali kılıcı takarlar. Topkapı sarayında Hz. Ali‘nin kılıcı durur hiç de çatallı değil, onların inandığı şu, derler Hz. Ali’nin kılıcı o kadar insan öldürmüştü, sonunda dil vermiş ve tövbe etmiş insan öldürmeye, kılıç dil verip konuşmuştur, öldürme konuş demiş.
Ayrı bir din midir bilmem, ama dinleri din yapan nedir derseniz, inanç ritülleri. Hristiyanlar Pazar günü ayin yapar, Müslümanlar camiye gider namaz kılar, Alevilerin ibadet ritüeli de cem tutmak, semah dönmektir ve perşembe günü mum (çıra) yakarlar. Erdoğan’ın Aleviliği tanımlamak istemesinin nedeni bu. Teoloji eğitimi almış birine sorun, bu farklı bir inançtır der çıkar işin içinden.
Aleviler korkularını aştıkça Erdoğan’ın ses tonu sertleşiyor. Bir romancı olarak kaygılanıyorum, özür dilesin, bu topraklar yeterince acı çekti, üç dört milyon insan fazladan camiye gidince dünya toptan cennet mi olacak? Kiliseyi, Sinegog’u ziyaret ediyor Erdoğan, hiç korkmasın bir Cem Evi’ni de ziyaret etsin, bir Alevinin cenaze törenine katılsın. Bir politikacının ağzından çıkan sözü emir kabul eden milyonlar var ve o milyonlar hareket ettiğinde toprağa düşen acı bin yıl geçse giderilemiyor.
BAŞBAKAN ORTADOĞU’DA OTORİTE OLMAK İSTİYOR
-Peki, bir takım açılımlara tanıklık ettik ve o dönemde AKP ‚demokratik‘ düzlemde değerlendirildi, buna solcular da dahil… Geldiğimiz noktaya bakarsak durumun hiçde bu kadar masum olmadığını referandım sürecinde gördük…
Gittiğim seminerlerde, kişisel sohbetlerde de denk geldiğim bir durum var, eskiden insanlar Türkiye değişiyor mu acaba diyorlardı. Buna inanılmıştı da, Alevi açılımları, Kürtlerin baş tacı edileceği.. Hatta Avrupalılar AB sürecini ağır ele aldıkları için bir nebze pişmanlık ve kuşku dahi vardı. Erdoğan’ın referandum sonrası zaferi onun hiç de o yönde bir gidişat içinde olmadığını ortaya çıkardı. Osmanlı rüyasına sarılan bir Erdoğan gördüler. Erdoğan referandum sonrası adeta zamansız öten horoz hikayesini hatırlattı.
Türkiye İslamı yerinde durmayacak, kendini dönüştürmek istemiyor, aksine totaliter ve dini bir yapılanma eğilimine girerek Ortadoğu’da otorite olmak istiyor. Bu herkesin gördüğü ve kaygılandığı bir durum.
Kemalistler ise bunu okumaktan uzaklar, ülkelerini kurtarmak yerine, kemalizmi kurtarmanın peşindeler. Soru şu, kemalistler Kürtlere, „gelin yeni bir konsensüs yapalım ve yola devam edelim“ diyecekler mi? Sosyalist hareketi sayamıyorum, çünkü ancak yaşadığı tahribatı tamir etmekle meşgul… Erdoğan’ı bir roman kahramanı olarak yazmak daha mantıklı gibi geliyor bana. Türkiyeyi bir camiye topladığı cemaate benzetiyor, ustaca konuşacak ve cemaat ağlayıp kurtarıcı diye ona sarılacak. Bin yıldır kaynayan bu toprakları, bir imamın vaaz yeteneğiyle hizaya getirmek mümkün mü? Yaşadığımız çağda insanlığa yapılacak en büyük kötülük, bir insanın söylediğine ve inandığına kendini bu kadar kaptırmasıdır. Bu kanatlardan biri değişmeli, yoksa Türkiye yıkılıyor, daha da kötüsü birbirini kırarak bu gerçekleşecek. Erdoğan’ın politik söylemi toplumsal çelişkileri derinleştirdi.
http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1344844857&year=2012&month=08&day=13





